Akşamın dokuzu. Kanepedesin, elinde kumanda. Bir platformda geziniyorsun: yeni dizi, ödüllü film, bir belgesel, herkesin konuştuğu o yapım. Fragman izliyorsun, listeye ekliyorsun, kaydırıyorsun. Kırk dakika sonra hâlâ hiçbir şey izlememişsin ve artık izleyecek halin de kalmamış. Ekranı kapatıp telefona bakıyorsun. Aynı akşam, mahallendeki tek kanallı televizyon çağını yaşamış annen olsa iki dakikada karar verirdi; çünkü karar verecek bir şey yoktu.
Bu sahne bir karakter zaafı gibi gelir insana. Değil. Kararsızlık, son yirmi beş yılın en çok çalışılan psikoloji konularından biri ve bulguların özeti rahatlatıcı: donup kalman, iradesizlikten çok, karar sisteminin tasarlandığından fazla yüklenmesinden. Hikâye, Kaliforniya'da bir süpermarketin reçel reyonunda başlıyor.
- 2000 yılında bir süpermarkete kurulan reçel tezgâhında seçenek sayısı arttıkça satın alma yirmi kat düştü.
- "En iyisini" arayanlar çoğu zaman gerçekten daha iyi sonuçlar alıyor; peki neden hep daha mutsuzlar?
- Harvard'daki bir fotoğraf deneyi, fikrini değiştirme hakkının beklenmedik bir bedeli olduğunu ortaya çıkardı.
- Kırk dakikalık dizi seçme krizini üç dakikaya indiren, araştırmalardan damıtılmış yöntemler yazının sonunda.
Yirmi dört reçelin ihaneti
2000 yılında psikologlar Sheena Iyengar ve Mark Lepper, lüks bir gıda marketine tadım tezgâhı kurdu. Bazı saatlerde tezgâhta altı çeşit reçel vardı, bazı saatlerde yirmi dört. Beklendiği gibi kalabalık tezgâh daha çok ilgi çekti: müşterilerin yüzde altmışı yirmi dört reçelli tezgâhta durdu, altı reçellide yalnızca yüzde kırkı. Ama kasada işler tersine döndü. Altı reçel görenlerin yüzde otuzu bir kavanoz satın aldı; yirmi dört reçel görenlerin ise yalnızca yüzde üçü.1 Bol çeşit vitrine müşteri, kasaya ise neredeyse hiç kimse getirmişti.
Aynı araştırmacılar deneyi başka alanlara taşıdı. Öğrencilere ek puan için deneme ödevi önerildiğinde, altı konu arasından seçim yapanların yüzde yetmiş dördü ödevi teslim etti; otuz konu arasından seçenlerin yüzde altmışı. Üstelik az seçenekle yazılan ödevler daha da iyiydi.1 Bulgu, sonraki yıllarda "seçim yükü" adıyla literatüre yerleşti: belli koşullarda seçenek sayısı arttıkça seçme isteği azalıyor, seçilen şeyden alınan tatmin düşüyor.
Seçim paradoksu: bolluğun faturası
Peki neden? Bu soruya en etkili cevabı, 2004'te yayımladığı "Seçim Paradoksu" kitabıyla psikolog Barry Schwartz verdi.2 Schwartz'a göre fatura üç kalemden oluşuyor. Birincisi vazgeçme maliyeti: kırk seçenekten birini aldığında otuz dokuzundan vazgeçmiş olursun ve zihin, o vazgeçilenlerin en iyi yanlarını toplayıp seçtiğin şeyin karşısına diker. Tabakta duran pide gayet güzeldir ama aklın, sipariş etmediğin kebabın başındadır. İkincisi beklenti enflasyonu: bu kadar seçenek varken mükemmelinden azına razı olmak zor gelir; beklenti yükseldikçe aynı sonuç daha az mutlu eder. Üçüncüsü suçun sahiplenilmesi: tek kanallı televizyonda kötü film çıkarsa kabahat televizyonundur; kırk bin filmlik katalogda kötü film seçersen kabahat senin. Seçenek çoğaldıkça hayal kırıklığının adresi de sana döner.
Schwartz'ın gözlemlediği şey aslında bir çağ dönüşümüydü. Kıtlık çağının zihinsel donanımıyla bolluk çağına girdik. Karar mekanizmamız, üç çeşit arasından hızla seçip hayatta kalmaya göre evrildi; şimdi ondan bir kahve zincirinin onlarca kombinasyonu, yüzlerce emeklilik fonu ve sonsuz kaydırmalı uygulamalar arasında aynı rahatlıkla seçim yapması bekleniyor.
İki tip insan: en iyisini arayan ve yeterine razı olan
Ama herkes reçel tezgâhında aynı ölçüde donmuyor. Schwartz ve ekibi 2002'de, insanların karar üslubunu ölçen bir ölçek geliştirdi ve iki uç tarif etti.3 Bir uçta maksimizerlar var: her kararda mümkün olan en iyi seçeneği bulmak isteyenler. Radyoda sevdiği şarkı çalarken bile "acaba başka kanalda daha iyisi var mı" diye gezinen, telefondan memnunken çıkan yeni modelleri karşılaştıran, kararını verdikten sonra bile araştırmaya devam eden insanlar. Öbür uçta satisfizerlar: kafasında ölçütleri olan, o ölçütleri karşılayan ilk seçeneği alıp yoluna devam edenler. Kavram, Nobel ödüllü iktisatçı Herbert Simon'ın "yeterince iyi olana razı olma" fikrinden geliyor4; Simon'a göre bu bir tembellik değil, sınırlı zihinsel kaynağın akıllıca yönetimi.
Binlerce kişiye uygulanan ölçeğin sonucu düşündürücü: maksimizasyon puanı yükseldikçe mutluluk, iyimserlik, özsaygı ve yaşam doyumu düşüyor; depresyon, mükemmeliyetçilik ve pişmanlık eğilimi yükseliyor.3 İşin acı ironisi şu: maksimizerlar nesnel olarak çoğu zaman daha iyi sonuçlar alıyor. Mezuniyet sonrası iş arayan öğrencilerle yapılan izleme çalışmasında maksimizerlar belirgin biçimde daha yüksek maaşlı işler buldu ama işlerinden daha az memnundu. Daha iyisini alıp daha kötü hissediyorlar; çünkü kıyaslamayı hiç kapatmıyorlar.
Bu iki tip, iki ayrı insan ırkı değil; bir yelpazenin uçları. Çoğumuz alana göre taraf değiştiririz: biri telefonu üç ay araştırıp akşam yemeğini iki saniyede seçer, bir başkası tam tersini yapar. Sorun, maksimizasyonun hayatın her köşesine sızması. Ayakkabıdan diş macununa her kararı "en iyisi" standardıyla vermeye kalkan bir zihin, günün sonunda asıl önemli kararlara yorgun geliyor.
Bilimin kendi kararsızlığı
Dürüst bir parantez açalım. Reçel deneyi o kadar meşhur oldu ki, bir dönem her raf ve her menü için "azalt, azalt" diye özetlenen bir reçeteye dönüştü. Sonra bilim kendi işini yaptı. 2010'da elli deneyi birleştiren bir meta-analiz, seçim yükünün ortalama etkisinin sıfıra yakın olduğunu, etkinin çalışmadan çalışmaya vahşi biçimde dalgalandığını buldu.5 2015'te doksan dokuz gözlemi yeniden analiz eden başka bir ekip ise dengeyi kurdu: etki gerçek, ama koşula bağlı. Seçenekler karmaşıksa, aralarındaki farklar zor kıyaslanıyorsa, ne istediğinden emin değilsen ve karar önemliyse bolluk seni eziyor; ne aradığını iyi bilen bir uzman için kırk seçenek sorun değil, hatta nimet.6 Yani "çok seçenek her zaman kötüdür" demek yanlış; doğrusu şu: karmaşık kararlarda, belirsiz tercihlerle, bol seçenek karşısında donmak, gayet öngörülebilir bir insanlık hali.
Kararı kolaylaştıran kanıtlı yöntemler
Tanı tamam; gel tedaviye. Aşağıdakilerin hepsi araştırma bulgularından damıtıldı ve hepsi bu akşamdan uygulanabilir.
Ölçütü karardan önce koy. Kararsızlığın en büyük yakıtı, neye göre seçeceğini seçim sırasında keşfetmeye çalışmak. Telefonu açmadan önce kâğıda üç ölçüt yaz: bütçe, olmazsa olmaz bir özellik, bir de tercih. Bu ölçütleri karşılayan ilk seçeneği al ve aramayı durdur. Bu, Simon'ın satisfizer stratejisinin birebir uygulaması ve mutluluk verileri bu stratejinin tarafında.3
Önce kaba ele, sonra seç. Zihin, kırk seçenekle tek turda başa çıkamıyor ama "önce kategori, sonra ürün" şeklindeki iki turlu seçimde rahatlıyor. Tatil kararında önce deniz mi dağ mı, sonra hangi şehir, en son hangi otel. Her turda seçenek sayısı üçe beşe düşer ve reçel tezgâhı hiç kurulmamış olur.
Küçük kararları hayatından çıkar. Karar vermek yorucu bir iş ve gün içinde verdiğin önemsiz kararlar, akşamki önemli kararın enerjisini yer. Kahvaltıda hep aynı şeyi yemek, işe hep aynı yoldan gitmek, sevdiğin üründen bir daha düşünmeden aynısını almak zayıflık değil; bütçeyi büyük kalemlere saklamak.
Geri dönüş kapısını kapat. En ters köşe bulgu bu. Harvard'da yapılan bir deneyde katılımcılar çektikleri iki fotoğraftan birini seçip diğerini bıraktı; bir gruba "fikrini değiştirebilirsin" dendi, diğerine "karar kesin" dendi. Haftalar sonra, kararı kesin olanlar seçtikleri fotoğraftan belirgin biçimde daha memnundu; vazgeçme hakkı olanlar ise bir türlü huzur bulamamıştı.7 Açık kapı, zihni "acaba" modunda tutuyor; kapı kapanınca zihin eldekini sevme işine koyuluyor. İade garantisi ve "sonra değiştiririm" esnekliği, konfor gibi görünen birer huzursuzluk aboneliği olabilir.
Arkadaşına önerir gibi seç. Karar başkası içinmiş gibi düşünüldüğünde seçim yükü hafifliyor; araya giren mesafe, ayrıntı takıntısını eritip ana ölçütleri öne çıkarıyor.8 Menü karşısında donduğunda sorunun şeklini değiştir: "Ben ne yemeliyim" değil, "yerimde arkadaşım olsa ona ne önerirdim?"
Kararsızlık çoğu zaman zayıf iradenin değil, sınırlı bir karar sisteminin sınırsız vitrinle karşılaşmasının sonucudur. bu yazının tek cümlelik özeti
Kumandaya dönelim
O akşamki kırk dakikalık kaydırma seansına şimdi başka gözle bak. Orada eksik olan şey karakter değildi; ölçüttü. "Bu akşam güldürecek bir şey istiyorum, bir saatten kısa olsun" diyen biri üç dakikada seçer; "en iyi şeyi" arayan biri kataloğun tamamına yenilir. Seçeneklerin çoğalması hayatın geri alınamaz bir gerçeği; ama seçim yükü öyle değil. Ölçütünü önden koy, seçenekleri turlara böl, kapıyı arkandan kapat. Ve şunu unutma: reçel deneyinin en sevimli bulgusu, az seçenekle karar verenlerin sadece daha çok satın alması değil, aldıklarından daha çok keyif almasıydı. Yeterince iyi olan, çoğu zaman tam olarak yeterince iyidir.
Dipnotlar ve Kaynaklar
- Iyengar, S. S. & Lepper, M. R. (2000). "When Choice is Demotivating: Can One Desire Too Much of a Good Thing?", Journal of Personality and Social Psychology, 79(6): 995-1006. ↩
- Schwartz, B. (2004). The Paradox of Choice: Why More Is Less. Ecco/HarperCollins. Türkçesi: Seçim Paradoksu. ↩
- Schwartz, B., Ward, A., Monterosso, J., Lyubomirsky, S., White, K. & Lehman, D. R. (2002). "Maximizing versus satisficing: Happiness is a matter of choice", Journal of Personality and Social Psychology, 83(5): 1178-1197. ↩
- Simon, H. A. (1956). "Rational choice and the structure of the environment", Psychological Review, 63(2): 129-138. "Satisficing" kavramının kaynağı. ↩
- Scheibehenne, B., Greifeneder, R. & Todd, P. M. (2010). "Can There Ever Be Too Many Options? A Meta-Analytic Review of Choice Overload", Journal of Consumer Research, 37(3): 409-425. ↩
- Chernev, A., Böckenholt, U. & Goodman, J. (2015). "Choice overload: A conceptual review and meta-analysis", Journal of Consumer Psychology, 25(2): 333-358. ↩
- Gilbert, D. T. & Ebert, J. E. J. (2002). "Decisions and revisions: The affective forecasting of changeable outcomes", Journal of Personality and Social Psychology, 82(4): 503-514. ↩
- Polman, E. (2012). "Effects of self-other decision making on regulatory focus and choice overload", Journal of Personality and Social Psychology, 102(5): 980-993. Başkası adına karar verirken seçim yükünün azaldığını gösteren çalışma. ↩


