Hepimizin yakından tanıdığı bir ruh hâli var: bana bir şey olmaz. Gencin her şeyi yapabileceğine duyduğu o sarsılmaz inanç, hayatın göründüğünden daha kolay olduğuna dair o rahat his, kuralların hep başkaları için yazıldığı duygusu. Psikolojide bunun bir adı var: omnipotent düşünme. Latince omni (her) ve potens (güçlü) kelimelerinden geliyor: her şeye gücü yeten. Teolojide tanrılara ayrılmış bir sıfat bu. Psikolojideyse, zihnimizin zaman zaman kendi omzuna attığı görünmez bir pelerin.
Fight Club'ın o meşhur cümlesini hatırla: "Yeterince uzun bir zaman çizgisinde, herkesin hayatta kalma oranı sıfıra düşer." Tyler Durden bunu nihilizm olsun diye söylemez; tam tersine, uyandırmak için söyler. Çünkü filmin derdi de tam olarak budur: kendini yenilmez, özel ve sonsuz sanan modern insanın uykusu. Bu yazıda o uykunun nereden geldiğine bakacağız. Bebeklikten başlayıp ergen beynine, oradan da hepimizin içinde yaşamaya devam eden "bana olmaz" sesine gideceğiz. Sonunda da bu sesin ne zaman dost, ne zaman düşman olduğunu ayırt etmeyi konuşacağız.
Hepimiz tanrı olarak doğuyoruz
Omnipotent düşünmenin kökü, hayatın en başına uzanıyor. İngiliz çocuk doktoru ve psikanalist Donald Winnicott'a göre bebek, dünyayı düşüncesiyle yönettiğine inanır.1 Acıkır, ağlar ve meme belirir. Bebeğin penceresinden bu bir hizmet değil, bir yaratma eylemidir: istedim ve oldu. Winnicott buna omnipotans yanılsaması diyor ve işin güzel tarafı şu, bu yanılsama bir hata değil; sağlıklı gelişimin ta kendisi. Bebeğin önce "dünya benim emrimde" diye hissetmesi, sonra bu inancın yavaş yavaş, dozunda hayal kırıklıklarıyla törpülenmesi gerekiyor. Büyümek dediğimiz şey, biraz da her şeye gücümüzün yetmediğini sindirebilme becerisi.
Ama bu pelerin hiçbir zaman tamamen çıkmıyor. Yetişkin hâlimizde bile kalıntıları duruyor: maçı kazandıran şanslı formamız, "içimden geçirmiştim, oldu" anlarımız, merdiven altından geçmeyişimiz. Psikologlar buna büyüsel düşünce diyor; zihnin, düşüncenin dünyayı doğrudan etkilediğine dair o eski bebeklik inancına arada bir geri dönmesi.
Ergen beyni ve kişisel efsane
Omnipotent düşünmenin altın çağı ergenlik. Psikolog David Elkind 1967'de buna çok güzel bir isim verdi: kişisel efsane.2 Ergen, kendi hayat hikâyesinin eşsiz kahramanıdır; onun duyguları kimsenin anlayamayacağı kadar özel, kaderi kimseninkine benzemeyecek kadar parlaktır. Ve bu efsanenin bir alt maddesi vardır: yenilmezlik. Kazalar, bağımlılıklar, kalp kırıklıkları hep başkalarının hikâyesinde olur. Kurallar, uyarılar ve kasklar sıradan ölümlüler içindir.
Bunun bir de donanım tarafı var. Beynin ödül ve heyecan merkezleri ergenlikte tam gaz çalışırken, frenleme ve sonuç hesaplama işini yapan prefrontal korteks yirmili yaşların ortasına kadar inşaat hâlinde.3 Yani ergen beyni, gazı fabrikada takılmış ama freni sonradan monte edilen bir araba gibi. Bu tasarım hatası değil; evrimsel bir özellik. Yuvadan ayrılmak, bilinmeyene açılmak ve yeni bölgeler keşfetmek cesaret ister; doğa bu cesareti, risk algısını kısarak finanse ediyor. Sorun, aynı cesaretin bugün savan yerine gece yarısı otoyolunda test edilmesi.
Büyüyünce geçiyor mu? Pek sayılmaz
Kötü haber: pelerin ergenlikte çıkmıyor, sadece inceliyor. Psikolog Neil Weinstein 1980'de üniversite öğrencilerine gelecekteki olayların başlarına gelme olasılığını sordu. Sonuç, literatürün en sağlam bulgularından biri oldu: insanlar iyi olayların kendi başlarına, kötü olayların ise başkalarının başına gelme ihtimalini sistematik olarak yüksek görüyor.4 Buna gerçekçi olmayan iyimserlik deniyor. Nörobilimci Tali Sharot bunun mekanizmasını da gösterdi: beyin, kendisiyle ilgili iyi haberleri hafızasına özenle işlerken kötü haberleri güncellemeyi sessizce es geçiyor.5
Üstüne bir de kontrol yanılsaması ekle: Ellen Langer'ın klasik deneylerinde insanlar, kendi seçtikleri piyango biletine başkasının verdiği biletten daha çok değer biçti; zar atarken büyük sayı istediklerinde daha kuvvetli attılar.6 Sanki şans, bilek gücünden etkilenirmiş gibi. Ve pastanın kreması, planlama yanılgısı: Kahneman ve Tversky'nin gösterdiği üzere, insanlar bir işin ne kadar süreceğini tahmin ederken neredeyse her zaman kendi geçmiş deneyimlerini bile görmezden gelip en iyi senaryoya oynuyor.7 "Yarım saatte biter" diyen herkesin çok iyi bildiği gibi.
Gündelik hayattaki yüzleri tanıdıktır. Yıllardır yedeklenmeyen bilgisayar. "Yakın mesafe zaten" diye takılmayan emniyet kemeri. Her seferinde sonuncusu olan o sigara. Check-up randevusunun sonsuz ertelenişi. Bunların hiçbiri bilgi eksikliği değil; kemerin ne işe yaradığını herkes biliyor. Eksik olan, o bilginin "ben" için de geçerli olduğuna dair inanç.
Ucuz atlatmalar neden kanıt değil?
Omnipotent düşüncenin en sinsi yakıtı, geçmişteki ucuz atlatmalar. "Kaç kere kasksız bindim, bir şey olmadı" cümlesi kulağa deneyim gibi geliyor ama aslında bir istatistik hatası. Adı da var: hayatta kalanın yanılgısı.8 Bu cümleyi ancak bir şey olmayanlar kurabiliyor; olanlar anlatamıyor. Yani "bak, bir şey olmadı" verisi, madalyonun sadece konuşabilen yüzü. Rus ruleti oynayıp hayatta kalan biri de aynı cümleyi kurardı; bu, oyunun güvenli olduğunu göstermez, sadece o turda şansın döndüğünü gösterir.
Peki bu his tamamen kötü mü?
Değil. Ve yazının dengesi için bunu söylemek şart. "Yapabilirim" inancının bilimsel bir adı var: öz-yeterlik. Psikolog Albert Bandura'nın onlarca yıllık çalışması, bu inancın performansı gerçekten artırdığını gösteriyor; kendine güvenen insan daha çok dener, daha geç pes eder, daha çok başarır.9 Ölçülü iyimserlik sağlıkla, dayanıklılıkla ve girişimcilikle ilişkili. Hiçbir uçak, "bu iş olmaz" diyenler tarafından icat edilmedi.
O zaman çizgi nerede? Şurada: sağlıklı özgüven kanıtla beslenir ve hazırlıkla gelir; omnipotans ise kanıtı reddeder ve hazırlığı küçümser. Kayalığa halatla tırmanan da tırmanıyor, halatsız çıkan da. İkisi de cesur görünüyor. Fark cesarette değil, halatta. Biri "zorluk gerçek, ben hazırlanırım" diyor; öteki "zorluk benim için geçerli değil" diyor. İlki özgüven, ikincisi pelerin.
Kendinde nasıl fark edersin?
Birkaç işaret, pelerinin ne zaman omzunda olduğunu söyler. İstatistiği duyduğun hâlde "bana olmaz" diye içinden geçiriyorsan; planlarında hiç B planı yoksa; seni uyaranları dinlemeden "abartıyorsun" diye kapatıyorsan; ve geçmiş ucuz atlatmalarını delil gibi kullanıyorsan, pelerin üzerindedir. Bir işaret de şudur: bir riski savunurken kullandığın cümle, aynı riski alan başka biri için sana saçma geliyorsa. "O kasksız binmesin, düşer" diyip kendin kasksız biniyorsan, orada istatistik değil efsane konuşuyordur.
Panzehir de var ve şaşırtıcı derecede pratik. Birincisi, psikolog Gary Klein'ın premortem tekniği: bir işe başlamadan önce "bu iş bir yıl sonra battı; neden battı?" diye düşünüp cevapları listele.10 Beyin, felaketi olmuş kabul edince savunmayı bırakıp gerçek riskleri görmeye başlıyor. İkincisi, istatistiği kişiselleştir: "trafik kazaları" soyut, "bu yolda benim geçen ay yaptığım o ani şerit değişimi" somut. Üçüncüsü de en basiti: kemeri tak, yedeği al, kaskı giy. Bunlar korkaklık değil; matematik. Ve Roma'daki zafer alaylarında, arabasında ayakta duran muzaffer generalin kulağına kölesinin fısıldadığı sözü hatırla: memento mori. Öleceğini hatırla. Roma bunu kahramanını küçültmek için değil, aklını yerinde tutmak için yapıyordu.
Özetle: kendini yenilmez sanmak bir karakter kusuru değil, fabrika ayarı. Bebeklikte işlevsel, ergenlikte neredeyse zorunlu, yetişkinlikte ise ayarı kaçtığında pahalı bir yanılsama. Tamamen kapatmak ne mümkün ne de gerekli; hüner, pelerinle palto arasındaki farkı bilmekte.
Yenilmez olduğuna inanmak seni güçlü yapmaz; hazırlıklı olmak yapar. bu yazının aklında kalmasını istediğim tek cümle
Tyler Durden haklı: yeterince uzun vadede kimsenin hayatta kalma oranı yüzde yüz değil. Ama bu bilgi bir karamsarlık daveti değil; bir öncelik listesi. Sonsuz olmadığını kabul eden insan, garip bir biçimde daha cesur yaşıyor: doğru risklere evet, gereksizlerine hayır diyebiliyor. Pelerini arada bir tak, keyfini çıkar. Ama fırtına çıktığında paltonun nerede olduğunu bil.
Dipnotlar ve Kaynaklar
- Winnicott, D. W. (1971). Playing and Reality. Bebeğin omnipotans yanılsaması ve "yeterince iyi anne"nin bu yanılsamayı kademeli olarak törpülemesi. ↩
- Elkind, D. (1967). "Egocentrism in Adolescence", Child Development, 38(4). Kişisel efsane (personal fable) ve hayali seyirci kavramları. ↩
- Casey, B.J., Jones, R.M. & Hare, T.A. (2008). "The Adolescent Brain", Annals of the New York Academy of Sciences. Limbik sistem ile prefrontal korteksin farklı hızlarda olgunlaşması. ↩
- Weinstein, N. D. (1980). "Unrealistic Optimism About Future Life Events", Journal of Personality and Social Psychology, 39(5). ↩
- Sharot, T. (2011). The Optimism Bias: A Tour of the Irrationally Positive Brain. Ayrıca Sharot ve ark. (2011), Nature Neuroscience: kötü habere karşı seçici güncelleme. ↩
- Langer, E. J. (1975). "The Illusion of Control", Journal of Personality and Social Psychology, 32(2). ↩
- Kahneman, D. & Tversky, A. (1979). "Intuitive Prediction: Biases and Corrective Procedures"; Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow. Planlama yanılgısı. ↩
- Hayatta kalanın yanılgısı (survivorship bias) kavramının klasik örneği, Abraham Wald'ın 2. Dünya Savaşı'nda dönen uçaklardaki mermi izleri analizidir: delikler, geri dönebilen uçakların hikâyesini anlatır. ↩
- Bandura, A. (1997). Self-Efficacy: The Exercise of Control. ↩
- Klein, G. (2007). "Performing a Project Premortem", Harvard Business Review. Film göndermesi: Fight Club (1999, yön. David Fincher). ↩

