Pazar akşamı, kanepede, YouTube'da eski bir Türk filmi. Kahraman tam sevdiğine kavuşacak, müzik yükselecek ve... hiçbir şey. Görüntü akıyor, dudaklar kıpırdıyor, ses yok. Birkaç dakika sonra ses geri geliyor, sonra bir dram sahnesinde yine kesiliyor. Bozuk sanıp sekmeyi kapatıyorsun. Oysa video bozuk değil; o sessizlik, elli yıl önce Beyoğlu'nda kurulmuş bir düzenin dijital çağdaki faturası. Yapım şirketleri, filmlerdeki izinsiz yabancı müzikler telif sistemine takılınca videonun kaldırılması yerine o sahnelerin sesini kapatmayı seçiyor; kimi filmlerin neredeyse üçte biri sessiz oynuyor.1
Peki bir sinema kendi müziğini nasıl bu kadar sahipsiz bırakır? Yeşilçam yılda üç yüz filme kadar çıkan üretimiyle dünyanın en velut sinemalarından biriydi. O filmlerden akıllarda kalan melodiler bugün bile düğünlerde, dizilerde, telefon zillerinde dolaşıyor. Ama o melodilerin kayıtları, notaları, bantları nerede diye sorduğunda cevap çoğu zaman bir omuz silkme. Bu yazı o omuz silkmenin anatomisi.
- YouTube'daki eski Türk filmlerinde bazı sahnelerin sessiz oynaması bir arıza değil; sebebi elli yıl önce Beyoğlu'nda kurulmuş bir düzende saklı.
- Cahit Berkay 1974'te film müziğine başladığında bütçe ancak dört kişilik ekibe yetiyordu; o yokluktan bugün klasikleşmiş bir tema çıktı.
- Fikret Kızılok'un kayıp makara kayıtları bir kaset fabrikasının deposunda bulundu; bantların içinden çıkanlar sürprizdi.
- Bir zamanlar fon ayrıntısı sayılan o melodiler, bugün yurt dışında bambaşka etiketlerle aranıyor ve ciddi paralar ödeniyor.
Müzik, bütçe tablosunun en alt satırıydı
Yeşilçam bir hız ve idare etme sinemasıydı. Filmler haftalarla ölçülen sürelerde çekilir, bölge işletmecilerinin siparişine göre yetiştirilirdi. Bu koşturmada müzik, üzerine para ve zaman harcanacak bir sanat dalı değil, son anda halledilecek bir kalemdi. Dönemin en üretken bestecilerinden Cahit Berkay bunu açık açık anlatıyor: 1974'te film müziğine başladığında müziğe ayrılan bütçe o kadar küçüktü ki dört kişilik bir ekiple çalışmak zorundaydı; bağlama, gitar, klavye, bas ve davul. Aynı yıllarda dünyada filmlere 70-80 kişilik senfonik orkestralar, gerekirse arkasına yüzlerce kişilik korolar ekleniyordu; Türkiye'de böyle bir kayıt yapacak stüdyo bile yoktu.2 İşin tuhafı, bu yokluğun içinden Selvi Boylum Al Yazmalım gibi, curayla yazılmış ve bugün klasikleşmiş temalar çıktı. Kısıt bazen üslup doğuruyor.
Ama üslup doğurmadığı yerde başka bir şey doğurdu: kestirme. Özgün beste paraysa, hazır müzik bedavaydı. 1960'lardan 80'lerin sonuna kadar sayısız yapımcı, filmin altına dönemin yabancı film müziklerini ve plaklarını izin almadan döşedi.1 Dublaj masasında eldeki plak arşivinden sahneye uyan parça seçilir, kimse kimseye sormazdı. O yıllarda Türkiye'nin telif düzeni bu pratiği görmezden gelecek kadar gevşekti; uluslararası takip diye bir şey yoktu. Kimin aklına gelirdi ki altmış yıl sonra bir yazılım, o filmleri kare kare tarayıp içindeki her yabancı melodiyi tek tek tespit edecek?
Aynı melodi, onlarca film
Özgün müzik yaptıran yapımcılar da müziği filmle birlikte yaşayan bir eser gibi değil, tükenen bir malzeme gibi kullandı. Beğenilen bir tema, bestecisinin ya da yapımcının elinde bir sonraki filme, oradan bir sonrakine taşınırdı. Sistem böyle çalışınca bestecinin üretim temposu da inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Metin Bükey yüzlerce filme müzik yazdı; Samanyolu için yaptığı şarkıyı İzmir'de gazinoda çalışan Berkant'a okutmak için onu günübirlik uçakla İstanbul'a getirdiği o meşhur kayıt, hem şarkıcının hem şarkının kaderini değiştirdi.3 Bükey gibi isimler Yılmaz Güney'in Acı ve Baba'sından salon melodramlarına yüzlerce işin altına imza attı. Yalçın Tura gibi konservatuvar kökenli besteciler ise araya daha iddialı işler sıkıştırdı; 1975'te Halit Refiğ'in Aşk-ı Memnu uyarlaması için yazdığı müzik bugün hâlâ o hikâyeyle birlikte anılıyor.
Bu üretim selinin içinde kayıt tutmak kimsenin aklına gelmedi. Müzik filme basılır, iş biterdi. Ayrı bir "soundtrack albümü" fikri Yeşilçam ekonomisinde neredeyse yoktu; plak ancak filmden bir şarkı hit olursa, o şarkı için basılırdı. Dönemin plak ekonomisi 45'likler üzerine kuruluydu: iki yüzü toplam altı yedi dakika alan, ucuz ve hızlı tüketilen tekli plaklar. Bir film şarkısı tutarsa 45'liği basılır, gazinolarda söylenir, radyoda çalar ve şarkı olarak yaşamaya devam ederdi. Ama filmin geri kalan müziği, o hüzünlü jenerik, o kovalamaca teması, o veda sahnesinin kemanı, hiçbir plağa girmezdi çünkü kimse "enstrümantal film müziği" için para vereceğini düşünmüyordu. Türkiye'de uzun soluklu albüm kültürü ve LP piyasası zaten cılızken, filmin fonundaki müziğe ayrı bir hayat biçmek kimsenin işine gelmedi.
Enstrümantal temaların, jeneriklerin, geçiş müziklerinin ayrı bantları böylece çoğu zaman ya hiç saklanmadı ya da stüdyo raflarında, yapımcı depolarında kaderine terk edildi. Şarkıların görünmeyen emekçileri de aynı unutuluşa gömüldü; perdede Türkan Şoray'ın, Hülya Koçyiğit'in dudaklarından döküldüğünü sandığın şarkıların önemli kısmını Belkıs Özener gibi seslendirme sanatçıları söylüyordu ve adları jeneriklerde bile geçmiyordu. Berkay yıllar sonra durumu buruk bir espriyle özetleyecekti: insanlar müziği fonda bir ayrıntı gibi görüyordu, emekler uçup gidiyordu.2
Depolarda çürüyen hafıza
Kaybın boyutunu bugün resmî belgelerden okuyabiliyoruz. Sayıştay'ın Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ndeki Sinema-TV Merkezi'ne dair denetim raporu, Türk sinemasının hafızası niteliğindeki on bine yakın filmin, altı binden fazlası yerli, ilkel koşullarda tutulduğunu, bir kısmının bozulduğunu ve binanın yıkılma tehlikesi altında olduğunu kayda geçirdi.4 Aynı raporda, özel koşullarda saklanması gereken 2.335 nitrat tabanlı filmden söz ediliyor; nitrat, zamanla kendi kendini yakabilen, kelimenin gerçek anlamıyla tutuşabilen bir malzeme. Filmler için durum buysa, kimsenin "eser" saymadığı müzik bantları için tablonun daha karanlık olduğunu tahmin etmek zor değil. Manyetik bant yaşayan bir malzeme; nem alır, yapışır, dökülür. Isıtmasız bir depoda kırk yıl geçiren bir makara, açıldığında elinde pul pul dağılabilir.
Yine de bu hikâyenin ikinci yarısı umutlu, çünkü sahneye beklenmedik bir kahraman çıktı: koleksiyoncu. Plak arşivciliği Türkiye'de son yirmi yılda ciddi bir tutkuya dönüştü ve bu tutkunun peşinden gidenler, resmî kurumların yapmadığını tek tek yapmaya başladı. Kalan Müzik'in kurucusu Hasan Saltık, Fikret Kızılok'un kayıp makara kayıtlarını Uzelli'nin kaset fabrikası deposunda buldu; bantların içinden hiç yayımlanmamış iki şarkı çıktı.5 Neşet Ertaş'ın yetmişlerdeki kayıtları başka bir kasetçi deposundan çıktı. İstanbul Manifaturacılar Çarşısı'nın emektar depoları, meğer bir müzik arkeolojisi sahasıymış.
Kırk yıl sonra gelen rönesans
Bu kazıdan bir sektör doğdu. Arşivplak gibi bağımsız etiketler, yetmişlerin ve seksenlerin unutulmuş ya da hiç yayımlanmamış kayıtlarını, aralarında Yeşilçam film müzikleri derlemeleri de var, orijinal bantlardan temizleyip yeniden basıyor; kimi baskılar biner adetlik koleksiyon nesneleri olarak dakikalar içinde tükeniyor.6 1974'ten beri faaliyette olan Uzelli, kendi kataloğundaki yüzlerce sanatçının kayıtlarını analog bantlardan dijitale aktarıp derlemeler hâlinde dünyaya açtı; bu derlemeler sayesinde Anadolu popunun ve film müziklerinin tınısı Berlin'deki, Londra'daki plakçı raflarına girdi. İşin tatlı ironisi şu: Yeşilçam'ın kendi ülkesinde fon ayrıntısı sayılan sesleri, bugün yurt dışında "Turkish psych", "Anadolu funk" etiketleriyle kutsanıyor; yabancı diskçiler o eski 45'liklerin temiz kopyaları için ciddi paralar ödüyor. Devlet de nihayet harekete geçti: Telif Hakları Genel Müdürlüğü, arşivindeki 250 bin ses ve görüntü kaydını, öncelik 70 bini aşkın yerli yapımda olmak üzere dijitalleştirmeye başladı.7
Bestecilerin kendileri de bu dalgaya katıldı. Cahit Berkay, dağınık film müziklerini toplayıp 2013'te üç CD'lik bir arşiv seti olarak yayımladı; Bodrum Hâkimi'nden Davaro'ya, Çiçek Abbas'tan Kırık Bir Aşk Hikâyesi'ne onlarca tema, ilk kez film şeridinin dışında, kendi başına dinlenebilir hâle geldi.8 Bir zamanlar "fon ayrıntısı" sayılan müzikler, şimdi filmlerinden bağımsız birer eser muamelesi görüyor. Gecikmiş bir iade-i itibar bu; kırk yıl gecikmiş ama gelmiş.
Yeşilçam melodilerini kaybetmedi; onları saklamaya değer bulmadı, saklayanlar başkaları oldu. bu yazının tek cümlelik özeti
Bugün o sessiz YouTube sahnelerine dönüp bakınca iki şey aynı anda görünüyor. Bir yanda, müziği ucuza getiren ve arşivi dert etmeyen bir üretim düzeninin yarım asır sonra kesilen sesi. Öbür yanda, o düzenin çatlaklarından sızıp kurtulan melodiler: bir depoda bulunmuş makara, bir koleksiyoncunun temizlediği 45'lik, bir bestecinin evinde sakladığı kopya. Kültür bazen kurumların değil, meraklıların sırtında taşınıyor. Bir dahaki sefere eski bir filmde ses kesildiğinde, o boşlukta ne çaldığını merak et. Muhtemelen birileri, tam şu anda, bir depoda onu arıyor.
Dipnotlar ve Kaynaklar
- "YouTube'da telif hakları Yeşilçam'ı 'susturdu'", Sözcü (Dünya gazetesinden aktarımla); Content ID sisteminin izinsiz müzik kullanılan sahneleri sessize aldırması üzerine haber. ↩
- Cahit Berkay ile söyleşi, sinemamuzik.com, "Gönüllerin birincisi: Selvi Boylum Al Yazmalım"; dönemin bütçe ve stüdyo koşullarına dair birinci elden tanıklık. ↩
- "Metin Bükey: Bir şarkısın sen, ömür boyu sürecek", Sinematik Yeşilçam (2018); Samanyolu kaydının ve Bükey'in kariyerinin öyküsü. ↩
- "Sayıştay uyardı: Türkiye'nin sinema arşivi yok olabilir", Cumhuriyet (2023); MSGSÜ Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi arşivine dair Sayıştay denetim bulguları. ↩
- Vural, S. (2019). "Kayıp kayıtlar geliyor! Fikret Kızılok'tan iki yeni şarkı", Hürriyet; Kalan Müzik'in Uzelli deposunda bulduğu makara kayıtlar. ↩
- Çağlayangöl, K. "35 yıl sonra gün yüzüne çıktı... İşte hikayesi", Odatv; Arşivplak ve kurucusu Volga Çoban'ın yeniden basım çalışmaları üzerine. ↩
- "250 bin müzik ve film dijitale aktarılıyor", Bianet; Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü'nün dijitalleştirme projesi. ↩
- Cahit Berkay, Arşiv Film Müzikleri, 3 CD, Emre Müzik (2013). ↩


