27 Aralık 1939, gece saat iki sularında. Erzincan uyuyor. Dışarıda kar var ve termometre önümüzdeki günlerde eksi otuzu görecek. Saat 01.57'de Kuzey Anadolu Fayı üç yüz altmış kilometre boyunca yırtılıyor ve aletlerle ölçülmüş en büyük Türkiye depremlerinden biri şehri iki dakikada yerle bir ediyor. Resmî sayıma göre 32.968 insan ölüyor, 116 binden fazla bina yıkılıyor.1 Yıkılan binaların arasında şehrin hapishanesi de var. Duvarlar çöküyor, mahkûmların bir kısmı enkazın altında can veriyor. Sağ kalanlar ise kendilerini karlı bir gecenin ortasında, hayatlarında ilk kez ne duvarın ne parmaklığın ne de gardiyanın olduğu bir dünyada buluyor.

Kaçmak için bundan iyi an olamazdı. Şehir karanlık, kolluk enkaz altında ya da kendi ailesinin peşinde, kayıt defterleri molozun içinde. Firar eden kim, ölen kim; haftalarca kimse bilemeyecek. Ama o gece Erzincan'da tarihe geçen şey bir firar dalgası olmadı. Tam tersi oldu.

Bu yazıda neler var?

"Merak etme efendi, bıraktığın gibiyiz"

Olayı bugün süslenmiş sosyal medya paylaşımlarından değil, doğrudan dönemin gazetelerinden izleyebiliyoruz. Akşam gazetesinin 3 Ocak 1940 tarihli haberinde, Erzincan'dan İzmir'e getirilen bir yaralı şöyle anlatıyor: hapishanenin duvarları yıkıldığı için bütün mahkûmlar açıkta kalmıştı, fakat bir tanesi bile kaçmamış, kaçmaya teşebbüs dahi etmemişti.2 Aynı günlerde Tan gazetesi devamını yazıyor: Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal enkazın başına geldi, sağ kalan mahkûm ve tutukluları topladı, aralarında İmralı'dan nakledilmiş kırk kişi de vardı, hepsine görev verdi. Geceli gündüzlü çalıştılar, enkaz altından cesetler çıkardılar, yüzlerce yaralı kurtardılar.2

Hapishanenin dışında, şehirdeki inşaatlarda çalıştırılan elli kadar mahkûm daha vardı; barakalarda kaldıkları için depremi sağ atlatmışlardı. Son Posta'nın haberine göre bu adamlar sarsıntının hemen ardından mahallelere dağıldı, yıkılmak üzere olan evlere dala dala binden fazla insanı ölümden kurtardı ve kurtardıklarını kendi barakalarında barındırdı.2 Enkazdan çıkardığı çıplak, donmak üzere olan bir adama ceketini zorla giydiren mahkûmun hikâyesi de o günlerin gazetelerinde: "Mahkûm elbisesidir amma aldırma. Evvela canını kurtar."2 Kurtarılanlar arasında şehrin ağır ceza hâkimi de vardı; Ankara'daki hastane yatağından "Beni, karımı, çocuklarımı mahpuslar kurtardı" diye anlatacaktı.2

En sinematografik sahne ise Cumhuriyet muhabiri Mekki Said Esen'in 6 Ocak 1940 tarihli izleniminde. Akşam karanlığı çökerken muhabir, sıraya dizilmiş bir grup adam görüyor: sabahtan beri enkazdan insan çıkaran mahkûmlar, günün işini bitirip kendiliklerinden savcının karşısında sayıma durmuşlar. Birer birer sayılıyorlar: tamam. İçlerinden biri dayanamayıp söze giriyor; böyle bir günde kaçan adamın yalnız hapisten değil, millet hizmetinden ve insanlıktan kaçmış olacağını, bunun katillikten bile ağır bir suç olduğunu söylüyor.2 Aynı muhabir, Cumhurbaşkanı İnönü'nün trenine Kemah'ta yaklaşan bir mahkûmu da yazıyor: cinayetten altı buçuk yıla hükümlü Osman, savcıdan izin alıp çocuklarını aramaya gelmiş. İnönü soruyor: "Çocuklarına bir zarar olmuş mu?" Osman'ın yüzünde acı bir gülümseme, başı önünde, tek cümle: "Sen sağ ol Paşam."2

Hikâyenin doğrusu, efsanesi ve belgesi

Bu noktada durup dürüst bir ayrım yapalım, çünkü bu hikâye internette çoğu zaman yanlış ayrıntılarla dolaşıyor. En yaygın versiyonda savcı, mahkûmları "bir günlüğüne" serbest bırakır ve akşam hepsi geri döner. Belgeler başka bir şey söylüyor. Mahkûmları serbest bırakan bir karar yoktu; onları serbest bırakan depremin kendisiydi. Duvarlar yıkılmış, adamlar zaten açıkta kalmıştı. Savcının yaptığı, bu fiilî durumu bir görev düzenine çevirmekti. Akçal'ın mahkûmlara "hiçbiriniz kaçmayacaksınız, işimiz bitince cezaevine döneceksiniz" dediği yönündeki o meşhur konuşma ise dönemin gazetelerinde değil, 1999'da yayımlanmış bir gazete yazısına dayanıyor; altmış yıl sonra kaleme alınmış bir anlatı olduğu için sözlerin birebir böyle kurulduğunu doğrulayamıyoruz.3 Ama hikâyenin iskeleti, yukarıda gördüğün gibi, 1940 yılının ilk günlerindeki haberlerle sağlam biçimde tutuyor: kaçabilirlerdi, kaçmadılar, çalıştılar ve sayıma dizildiler.

Devletin cevabı da kayıtlarda. Önce 10 Ocak 1940'ta Meclis, deprem bölgesindeki ceza ve tutuklama kararlarının infazını erteleyen 3768 sayılı kanunu çıkardı; gerekçede hem yıkılan cezaevlerinde mahkûmları barındırmanın imkânsızlığı hem de felakete uğrayan ailelerine yardım edebilmeleri açıkça yazıyordu.4 Sonra sıra vefaya geldi. Nisan 1940'ta kurtarma çalışmalarında "fevkalâde hizmetleri görülen" 241 mahkûmun cezalarının beşte dördünü affeden özel bir kanun kabul edildi; 1941'de iki ek kanunla listeye 36 kişi daha eklendi. Toplamda 277 mahkûm, aralarında cinayet ve gasp hükümlüleri de olmak üzere, enkaz başında gösterdikleri fedakârlık karşılığında cezalarının büyük kısmından kurtuldu.4 Meclis kürsüsünde bir Erzincan milletvekilinin sözleri, dönemin duygusunu özetliyor: bu insanlar hayatlarında günah işlemişti, ama yüzlerce can kurtararak ahlaki vasıflarını da göstermişlerdi.

Felaketin içinden doğan cemaat

Peki neden kaçmadılar? "O zamanın insanı başkaydı" cevabı hem kolay hem yanlış. Çünkü aynı davranış, dünyanın her yerinde ve her çağda tekrar tekrar kayda geçti. Bu sorunun asıl cevabı, afet sosyolojisi denilen bir araştırma alanında saklı ve alanın kurucu bulgusu çoğu insanı şaşırtıyor: felaket anında insanların büyük çoğunluğu paniğe kapılıp birbirini ezmez, yağmaya girişmez; tam aksine, olağan zamanlarda göstermediği bir dayanışmayla birbirine kenetlenir.

Bu alanın öncüsü Charles Fritz, İkinci Dünya Savaşı'nda bombalanan Londra'da görev yapmış bir Amerikan subayıydı. Yıkımın ortasında beklediği çöküntüyü değil, tuhaf bir canlılık ve yardımlaşma gördü. Savaştan sonra sosyolog olarak yüzlerce felaket vakasını inceledi ve 1961'de yazdığı metinde bugün hâlâ alıntılanan sonuca vardı: tehlikenin, kaybın ve yoksunluğun geniş kesimlerce paylaşılması, hayatta kalanlar arasında sıkı bir dayanışma doğurur; bu dayanışma yalnızlığı kırar ve insanlara olağan zamanlarda nadiren buldukları bir aidiyet duygusu verir.5 Fritz'in izinden giden Enrico Quarantelli ve arkadaşları, onlarca yıl boyunca yüzlerce afet sahasını taradı ve filmlerin vazgeçilmezi olan kitlesel panik sahnesinin gerçekte son derece nadir olduğunu, afet sonrası ilk kurtarmaların neredeyse her zaman profesyoneller gelmeden önce sıradan insanlar ve yakınlar tarafından yapıldığını belgeledi.6

Yazar Rebecca Solnit, 1906 San Francisco depreminden Katrina kasırgasına uzanan vakaları incelediği kitabında bu geçici dayanışma toplumlarına çarpıcı bir ad verir: cehennemin içinde kurulan cennet. Solnit'e göre felaket, gündelik hayatın rekabetini ve yabancılaşmasını bir anda askıya alır; insanlar kendilerini birdenbire anlamlı bir amacın, net bir görevin ve gerçek bir topluluğun içinde bulur.7 Sosyologların "felaket cemaati" ya da "terapötik topluluk" dediği şey budur. Ve aynı literatürün ikinci bulgusu da düşündürücüdür: felaket sonrası asıl paniği çoğu zaman halk değil, "halk paniğe kapılır, yağma başlar" diye korkan yöneticiler yaşar; buna da seçkin paniği denir.7 Erzincan'da savcı Akçal'ın yaptığı, bu tuzağa düşmemekti: mahkûmlarına yağmacı muamelesi yapmak yerine onlara görev, güven ve bir onarım şansı verdi.

Bu çerçeveden bakınca Erzincan'ın mahkûmları bir mucize olmaktan çıkıp bir örnek haline geliyor. Hepimiz o mekanizmayı kendi yakın tarihimizden tanıyoruz. 1999 Gölcük depreminde de 2023 Şubat'ında da ilk saatlerin kurtarıcıları üniformalılar değildi; eli kanayana kadar moloz kaldıran komşular, kepçesiyle şehirlere akan köylüler, bir gecede kurulan yardım kuyruklarıydı. Erzincan'ın mahkûmları da o gece toplumun en dibine itilmiş insanlar olmaktan çıkıp aynı cemaatin üyesi oldular. Belki de ilk kez.

Kaçılacak bir yer yoktu, katılacak bir şey vardı

Şimdi baştaki soruya dönebiliriz. Neden kaçmadılar? Birincisi, kaçmanın o gece pek bir anlamı yoktu; birçoğunun köyü de yıkılmıştı, kaçılacak dünya enkazın altındaydı. Ama bu tek başına açıklamaz, çünkü kaçmamakla kalmadılar; canlarını tehlikeye atıp yanan, çöken evlere girdiler. İkinci ve daha derin cevap, Fritz'in bulgusunda: felaket, mahkûmu mahkûm yapan bütün toplumsal duvarları da yıktı. O gece kimse onlara suçlu diye bakmıyordu; enkazın başında güçlü kollara, cesarete ve yardıma ihtiyaç vardı ve onlar bunu verebilecek durumdaydı. Yıllardır toplumun dışına itilmiş insanlara, bir gecede toplumun tam merkezinde bir rol teklif edildi. O rolü iki elleriyle tuttular. Sayım sırasındaki o cümle bunun itirafı gibidir: böyle bir günde kaçan, insanlıktan kaçmış olur.

Erzincan'da duvarlarla birlikte mahkûmları toplumdan ayıran görünmez duvar da yıkıldı; kimse o duvarın ardına geri kaçmak istemedi. bu yazının tek cümlelik özeti

Hikâyenin bir de bize bakan yüzü var. Felaket cemaati kendiliğinden doğuyor ama kaderi, yönetenlerin tavrına bağlı: güven gösterilirse Erzincan'daki gibi bir destan, korku ve şüpheyle karşılanırsa küskünlük çıkıyor ortaya. 1940 yılının Meclisi, o destana af kanunlarıyla karşılık vermeyi bildi. Seksen küsur yıl sonra, deprem kuşağında yaşamaya devam eden bir ülke olarak bu hikâyeden alacağımız ders belki de şu: en karanlık gecemizde birbirimizden korkacak değil, birbirimize güvenecek kadar malzememiz var. Belgesi, Resmî Gazete'de duruyor.

Dipnotlar ve Kaynaklar

  1. Depremin büyüklüğü, yüzey kırığı ve resmî kayıp rakamları için: Kaya, F. (2014). "1939 Erzincan Büyük Depremi", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XXX(88); ayrıca Pamir, H. N. ve Ketin, İ. (1941) saha raporlarına dayanan güncel sismoloji literatürü.
  2. Dönem basını: Akşam, "Erzincan'dan İzmir'e gelen bir yaralı anlatıyor" (3 Ocak 1940); Tan, "Kurtulan mahkûmlar iş başında" (3 Ocak 1940); Vakit, "Felaket içinde Türk büyüklüğü" (3 Ocak 1940); Son Posta, "Fedakâr mahkûmlar" (4 Ocak 1940) ve "Erzincan'da neler gördüm?" (5 Ocak 1940); Cumhuriyet, Mekki Said Esen'in "Sen sağol Paşam!" başlıklı röportajı (6 Ocak 1940); Tan (10 Ocak 1940).
  3. Akçal'a atfedilen konuşmanın kaynağı: Bozdemir, A. (1999). "İnsanlık Dersi", Hürriyet, 18 Ağustos 1999. Anlatının belgelerle karşılaştırmalı değerlendirmesi için: Yavuz, C. (2015). "1939 Erzincan Depremi Kurtarma Çalışmalarında Yer Alan Mahkûmların Affı Bağlamında Türkiye'deki Af Uygulaması", Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 119, 88-96.
  4. 3768 sayılı Kanun (10 Ocak 1940) ve gerekçesi, TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 6, Cilt 8; af kanunları: 3804 sayılı Kanun (19 Nisan 1940, 241 mahkûm), 3999 sayılı Kanun (14 Nisan 1941, 32 mahkûm), 4162 sayılı Kanun (26 Aralık 1941, 4 mahkûm), Resmî Gazete.
  5. Fritz, C. E. (1961/1996). "Disasters and Mental Health: Therapeutic Effects of Disasters on Mental Health", University of Delaware Disaster Research Center, Historical and Comparative Disaster Series No. 10.
  6. Quarantelli, E. L. (1954). "The Nature and Conditions of Panic", American Journal of Sociology, 60(3), 267-275; ayrıca Quarantelli'nin kurucusu olduğu Disaster Research Center'ın panik miti üzerine saha araştırmaları.
  7. Solnit, R. (2009). A Paradise Built in Hell: The Extraordinary Communities That Arise in Disaster, Viking. "Seçkin paniği" kavramı için kitapta aktarılan Chess ve Clarke'ın çalışmaları.
Kategoriler ve Etiketler
Tarih erzincan depremi 1939 afet sosyolojisi dayanışma cumhuriyet tarihi
Bu yazıyı paylaş
k1

kafa1milyon

Bu sitenin yazarı ve editörü. Teknolojiden müziğe, kültürden gündelik hayata aklına takılan her şeyi yazıyor; bazen de sesli anlatıyor. "Bir kafa, bir milyon fikir."