Hindistan'da, Tayland'da, sirklerin hâlâ hayvan çalıştırdığı her yerde aynı manzara: kocaman bir fil, ayak bileğine geçirilmiş bir halkaya bağlı ince bir iple, yere çakılmış küçük bir kazığın yanında bekliyor. O ip, filin gövdesinin tek hamlesine dayanamaz. Fil bunu bilmiyor. Daha doğrusu, tam tersini "biliyor".
Çünkü o fil yavruyken aynı kazığa kalın bir zincirle bağlandı. Çekti, asıldı, direndi; bileği acıdı, kazık yerinden oynamadı. Günlerce denedi ve her seferinde aynı sonucu aldı: kurtulmak imkânsız. Bir noktada denemeyi bıraktı. Fil büyüdü, ip inceldi; ama kafasındaki hüküm hiç güncellenmedi. Artık onu tutan şey kazık değil, hafızası.
Bu hikâye eğitmenler arasında yüzyıllardır anlatılır. Ama bir halk hikâyesinin bilime dönüşmesi için laboratuvar gerekir. O laboratuvar 1967'de Pennsylvania Üniversitesi'ndeydi ve içinde iki genç psikolog vardı: Martin Seligman ve Steven Maier.
1967: kaçmayı bırakan köpekler
Seligman ve Maier'in deney düzeneği, bugünün etik kurullarından geçemeyecek türdendi; o yıllarda psikoloji hayvanlara karşı acımasızdı. Köpekler üç gruba ayrıldı. Birinci gruptaki köpekler hafif elektrik şoku alıyordu ama burunlarıyla bir panele bastıklarında şok duruyordu: rahatsız edici, ama kontrol onlardaydı. İkinci grup aynı şokları aynı sürelerde alıyordu, fakat hiçbir davranışları şoku durdurmuyordu: kontrol tamamen ellerinden alınmıştı. Üçüncü grup hiç şok almadı.1
Asıl deney ertesi gün yapıldı. Bütün köpekler tek tek, ortasında alçak bir bölme olan iki gözlü bir kutuya kondu. Kutunun bir tarafına hafif şok veriliyordu; öbür tarafı güvenliydi ve aradaki engel, bir köpeğin rahatça atlayabileceği yükseklikteydi. Birinci ve üçüncü gruptaki köpekler birkaç saniyede çözümü buldu: zıpla, kurtul. İkinci gruptaki köpeklerin çoğu ise bambaşka bir şey yaptı: yere yattılar ve inleyerek şokun geçmesini beklediler. Kurtuluş bir adım ötedeydi; denemediler bile.1
Fark, yaşadıkları acının miktarı değildi; iki grup da aynı şokları almıştı. Fark, o acıyla ilişkileriydi. Birinci grup "davranışım sonucu değiştirir" deneyimiyle çıkmıştı; ikinci grup "ne yaparsam yapayım fark etmez" deneyimiyle. Seligman ve Maier bu hâle bir ad verdi: öğrenilmiş çaresizlik. Organizma, sonuçların davranışından bağımsız olduğunu öğrenince, kontrolün mümkün olduğu yeni durumda bile harekete geçmiyordu.
İnsanlarda da böyle mi? Gürültü deneyi
Köpek deneyinin insan versiyonunu 1974'te Donald Hiroto yaptı; elektrik yerine rahatsız edici bir gürültü kullandı. Bir grup denek, düğmelere doğru kombinasyonla basınca gürültüyü kapatabiliyordu; ikinci grubun düğmeleri hiçbir işe yaramıyordu. Ardından herkes ikinci bir odaya alındı; burada gürültüyü durdurmak çok kolaydı, elini bir kutunun üzerinde kaydırmak yetiyordu. Sonuç, köpeklerinkinin neredeyse kopyasıydı: ilk aşamada kontrolü olanlar çözümü hemen buldu; kontrolsüz gürültüye maruz kalanların çoğu ise hiç denemeden oturup gürültüye katlandı.2
Sonraki yıllarda aynı desen insanlarda defalarca gösterildi ve psikolojinin en etkili kavramlarından biri doğdu. Öğrenilmiş çaresizlik; depresyonun, yoksulluk döngülerinin, şiddet ilişkisinden çıkamamanın, "ben matematik yapamam" diyen öğrencinin ve kaçıncı kez aynı hatayı yapan kurumların ortak çerçevesi hâline geldi. Desen hep aynı: geçmişte gerçekten kontrolsüz olan bir durum, bugün kontrolün mümkün olduğu durumlara genelleniyor. İp incelmiş; kimse bakmıyor.
Elli yıl sonra gelen düzeltme: çaresizlik öğrenilmez
Hikâyenin en güzel kısmı, yarım yüzyıl sonra geldi. 2016'da Maier ve Seligman, kavramın ellinci yılı için bir makale yazdı ve bilim tarihinde az rastlanır bir şey yaptılar: kendi meşhur teorilerini düzelttiler.3
Maier aradan geçen yıllarda nörobilime yönelmiş ve beynin bu işi nasıl yaptığını hücre düzeyinde incelemişti. Bulgu şuydu: pasiflik, öğrenilen bir şey değil; memeli beyninin uzun süreli kötü deneyime verdiği varsayılan tepki. Beyin sapındaki bir bölge, kaçışı olmayan stres altında âdeta el freni gibi devreye girip organizmayı pasifliğe çekiyor. Yani ikinci gruptaki köpekler çaresizliği öğrenmemişti; varsayılan ayarlarına dönmüşlerdi.
Asıl öğrenilen şey tam tersiydi: kontrol. Birinci gruptaki köpeklerin beyninde, ön korteksteki bir devre "davranışım işe yarıyor" bilgisini kaydediyor ve o el frenini bastırıyordu. Üstelik bu öğrenme kalıcı iz bırakıyordu: bir kez kontrol deneyimi yaşayan hayvanlar, sonraki kontrolsüz streslere karşı âdeta aşılanmış gibi dirençli çıkıyordu. Elli yıllık kavramın adı bu yüzden ters: öğrenilmiş çaresizlik değil, öğrenilmiş kontrol. Umutsuzluk fabrika ayarı; umut, kazanılan beceri.
İyimserlik de öğrenilir: açıklama biçimin kaderindir
Seligman ise aynı yıllarda madalyonun öbür yüzüne yöneldi. Deneylerdeki tuhaf bir ayrıntı onu uğraştırıyordu: kontrolsüz gruptaki deneklerin kabaca üçte biri hiç çaresizleşmiyordu. Ne yapılırsa yapılsın pes etmeyen bu azınlığın sırrı neydi?
Cevap, kötü olayları kafalarında nasıl açıkladıklarında bulundu. Seligman buna "açıklama biçimi" diyor ve üç boyutta ölçüyor: kötü olay kalıcı mı geçici mi ("hep böyle olur" mu, "bugün kötü geçti" mi), genel mi özel mi ("her şeyi berbat ediyorum" mu, "bu konuda zayıfım" mı), içsel mi dışsal mı ("aptalım" mı, "hazırlanacak vaktim yoktu" mu). Kötüyü kalıcı, genel ve içsel açıklayan zihin, tek bir başarısızlıktan bütün hayata hüküm çıkarır; fil zihnidir bu, bir kazıktan bütün kazıklara genelleme yapar. Geçici, özel ve koşullara bağlı açıklayan zihin ise ipi her seferinde yeniden yoklar.4
İyi haber, açıklama biçiminin bir mizaç değil alışkanlık olması. Seligman'ın "öğrenilmiş iyimserlik" programının özü, kendi iç sesini yakalayıp sorguya çekmek: "Hep böyle olur" dediğini fark et; kanıt iste; "geçen sefer olmuştu" gibi karşı kanıtları masaya koy. Bu, pembe gözlük takmak değil; savcının abarttığı iddianameye avukat atamak.
İpi yeniden yoklamak
Bu bilimin gündelik karşılığı ne? Kendinde ya da bir yakınında "denemeye bile gerek yok" cümlesini duyduğunda, iki soru sormaya değer:
Birincisi: bu hüküm ne zaman verildi? Çoğu "yapamam", verildiği gün doğruydu. Matematik yapamayan çocuk belki gerçekten kötü bir öğretmene denk gelmişti; yabancı dilde rezil olan genç belki gerçekten hazırlıksızdı. Soru şu: hüküm o günden beri hiç temyize gitti mi? Sen büyüdün, koşullar değişti, ip inceldi. Kazığa son bakışın ne zamandı?
İkincisi: kontrolün gerçekten sıfır mı? Nörobilimin dersi net: pasifliği kıran şey, kontrol deneyimi. Ve kontrol, bütün savaşı kazanmak demek değil; en küçük parçayı oynatabilmek demek. Bütün hayatını düzeltemezsin ama bugün yarım saat yürüyebilirsin. Sınavın tamamına hâkim olamazsın ama bir konuyu bitirebilirsin. Bu küçük kazanımlar moral takviyesi değil; beyindeki o el frenini gevşeten, ölçülmüş nörolojik girdiler. Umut, kanıtla beslenir ve kanıtın küçüğü de geçerlidir.
Çaresizlik öğrenilmez; o, beynin varsayılanıdır. Öğrenilen şey kontroldür ve öğrenilen her şey gibi, çalışarak geri gelir. Maier ve Seligman'ın 50 yıllık düzeltmesinin özeti
File dönelim. O ince ip koparılabilir; bunu sen de biliyorsun, eğitmen de. Bilmeyen tek canlı fil ve onun tek eksiği bilgi değil, bir deneme. Hikâyenin insanlara dair umut veren tarafı şu: biz o denemeyi düşünerek de yapabiliriz. Fil kazığı sınamak için asılmak zorunda; biz "bu ip gerçekten beni tutuyor mu?" diye sormakla işe başlayabiliriz. Soru, ipin ilk lifini koparır.
Dipnotlar ve Kaynaklar
- Seligman, M. E. P. & Maier, S. F. (1967). "Failure to escape traumatic shock". Journal of Experimental Psychology, 74(1), 1-9; ayrıca Overmier & Seligman (1967), aynı dergide. ↩
- Hiroto, D. S. (1974). "Locus of control and learned helplessness". Journal of Experimental Psychology, 102(2), 187-193; Hiroto & Seligman (1975). "Generality of learned helplessness in man". Journal of Personality and Social Psychology, 31(2), 311-327. ↩
- Maier, S. F. & Seligman, M. E. P. (2016). "Learned helplessness at fifty: Insights from neuroscience". Psychological Review, 123(4), 349-367. Pasifliğin varsayılan tepki olduğu ve kontrolün öğrenildiği düzeltmesi bu makalede yer alır. ↩
- Seligman, M. E. P. (1990). Learned Optimism: How to Change Your Mind and Your Life. Knopf. Açıklama biçimi boyutları ve iyimserlik egzersizleri için temel kaynak. ↩


