Pazartesi taraması Aeon, Psyche, The Marginalian, Daily Nous ve çevredeki kaynaklarda son on günü taradı, 77 içerik çıktı. Ansiklopedi maddeleri, ölüm ilanları, şiirler, burs duyuruları ve Beatles listeleri elendi. Geride dört yazı kaldı.
Zekâyı hesaba indirince ne kayboluyor
Sasha Mudd Şili Papalık Katolik Üniversitesi'nde felsefe doçenti, bu dönem de Berkeley'de misafir araştırmacı. Aeon'da 1 Ekim'de çıkan denemesi o amfi sahnesiyle açılıyor. Mudd konuşmacının tanımını makineler için yerinde buluyor. Yapay zekâ sistemleri hedef, ödül ve geri bildirim döngüsü üstüne kurulu. Onu rahatsız eden, makineye uygun bir tanımın sessizce insan zekâsının tanımı hâline gelmesi. Önce "makine böyle çalışıyor" deniyor, sonra "zekâ budur", en sonunda da "belki biz de buyuz".1
Bu tartışmanın bir tarafını David Hume 1739'da İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme'de yazdı: akıl tutkuların kölesidir ve yalnızca öyle olmalıdır. Hume'a göre akıl hedef koymaz, konmuş hedefe giden yolu bulur. İntikam istiyorsan bıçağı bilemene yardım eder, barış istiyorsan uzlaşma önerir. Aynı kitapta dünyanın yok olmasını parmağının çizilmesine tercih etmenin akla aykırı olmadığını da yazdı. Mudd Hume'a haksızlık etmek istemiyor. Onun tutku dediği şeyin içinde şefkat, iyilikseverlik ve ahlaki duygu da vardı. Mudd'a göre Hume'un hatası, duyguyu bu kadar zengin anlatırken aklı bu kadar yoksul bırakması.
Immanuel Kant birkaç on yıl sonra bu hizmetçi modelini reddetti. Ona göre akıl yalnızca araç seçmiyor. Hedefin sana layık olup olmadığını, başkasını alet gibi kullanıp kullanmadığını da soruyor. Kant'ın 1784 tarihli "Aydınlanma Nedir?" yazısı da bilgiyle açılmıyor, cesaretle açılıyor: Sapere aude, aklını kullanmaya cesaret et. Kant'ın örnekleri bugün eski görünüyor: benim yerime düşünen kitap, vicdanımın yerine geçen papaz, ne yiyeceğime karar veren hekim. Mudd'a göre yapay zekâ bu eski rahatlığa her gün genişleyen yeni bir arayüz veriyor.
Mudd tehlikeyi gündelik bir yerde gösteriyor. Bir platform, ekranda kalmanın kullanıcıyı özgürleştirip özgürleştirmediğini sormuyor, onu ekranda neyin tutacağını hesaplıyor. Hedefler açıkça tartışılmayınca varsayılana dönüşüyor: kâr, hız, verim, etkileşim. Kant buna heteronomi diyordu, yani kendini yönetebilecek bir varlığın hedeflerini dışarıdan alması. Mudd yapay zekâ güvenliğindeki "hizalama" tartışmasına da buradan bakıyor. Makinelerin insan değerlerine uymaması gerçek bir risk. Mudd'ın ikinci kaygısı daha sessiz: insanlar tahmin edilmeye, yönlendirilmeye ve sıralanmaya alıştıkça makinelere fazla uyum sağlayabilir. Yazı, makinelerin akıllı hizmetkâr olmasını istemekte sakınca görmüyor. Mudd'ın karşı çıktığı, insanların kendini alet gibi görmeye itilmesi.
Kırk kişilik sınıfta 38 kâğıtta aynı yanlış
Daily Nous'un editörü Justin Weinberg 30 Eylül'de bir okurun önerisiyle tartışma açtı: kopya sıradanlaştıysa hoca ne yapmalı? Açılıştaki örnek bir çevrim içi dersten. Derse 24 öğrenci kaydolmuş. Canlı sözlü sınav yapılacağı duyurulunca 7'si ilk gün dersi bırakmış. 4'ü beş ödevden en fazla birini teslim edip kalmış. Geriye kalan 13 öğrenciden 10'u yapay zekâyla kopya çekerken yakalanmış, bunların 3'ü bildirildiklerini öğrendikten sonra da devam etmiş. Dersi dürüstçe tamamlayan 3 kişi olmuş.2
Yorumlar tabloyu genişletiyor. Bir topluluk kolejinde felsefe dersi veren bir hoca, çoktan seçmeli sınavlarına yapay zekânın seçeceği belirli yanlış şıklar yerleştirmiş. Konuyu çalışan biri için bu şıkların yanlışlığı açıkmış. 40 kişilik bir sınıfta aynı yanlış deseni 38 kâğıtta çıkmış. Hoca artık bu vakaları bildirmiyor, çünkü kanıt toplamak ve öfkeli e-postalara cevap yazmak ona ne zaman ne de güç bırakıyor.
Weinberg'in asıl sorusu, önlemlere rağmen kalan kopyayla ne yapılacağı. Her vaka form, toplantı, bazen de kurul demek. Weinberg bunu bir kolektif eylem sorunu olarak da görüyor. Hocalar tek tek bildirmeyince üniversite çapında önlem çıkmıyor, önlem çıkmayınca da hocalar bildirmeye değmeyeceğini düşünüyor. Önerdiği çıkış, bir üniversitedeki öğretim üyelerinin kopyayı birlikte izleyip resmi yoldan bildirmek için anlaşması. Yorumlarda en sık geçen pratik çözüm ise sınavı yeniden yüz yüze yapmak. Bir bölüm, çevrim içi derslerde bile değerlendirmenin yüzde 60'ından fazlasını yüz yüze yapma kararı almış. Başka bir hoca bunun bedelini yazıyor: zamana yayılan yazma ödevleri azalınca öğrenci bir argümanı haftalarca kurmanın zahmetini hiç yaşamıyor.
Tiksintiye kulak vermeli mi
Brandon Yip Singapur Yönetim Üniversitesi'nde felsefe dersi veriyor. Psyche'de 29 Eylül'de çıkan yazısı, iki tür tiksintiyi ayırarak başlıyor. Trende idrar kokusu duyduğunda hissettiğin şey seni uzaklaşmaya ve yıkanmaya iter. İhanet ya da sömürü karşısında hissettiğin şey ise yapan kişiden uzak durmak, onu aranıza almamak ister. Yip ikincisine ahlaki tiksinti diyor.3
Bu duyguya güvenilir mi? Felsefeci Daniel Kelly 2011'de çıkan Yuck! kitabında güvenilmez diyor. Tiksinti bizi zehirden ve parazitten korumak için evrilmiş, tetiği hassas, yanlış alarm vermeye yatkın. Zararsız bir peynir mide bulandırabilir. Ahlaki tiksinti de üstüne düşününce o kadar kötü olmayan davranışlara tepki verebilir. Karşı uçta Leon Kass var. 1997'de yazdığı "İğrenmenin Bilgeliği" denemesinde insan klonlamaya duyulan tiksintinin, ondan uzak durmak için bir gerekçe sunduğunu savundu. Yip ikisinin arasında duruyor ve sıradan tiksintinin bile bağlama ne kadar duyarlı olduğunu hatırlatıyor: sevgilinin tükürüğüyle bir yabancının tükürüğü aynı tepkiyi doğurmuyor.
Yip'in açıklamasına göre ahlaki tiksinti, bir topluluğun benimsediği kuralları aşındıran davranışa verilen tepki. Örneği futbol. Oyuncular topu rastgele eline alıp atmaya başlarsa bir kural çiğnenmiş olmaz, oyunun kendisi dağılır. Bir yöneticinin rüşvet alması ya da bir patronun çalışanlarına açıkça asılması da böyle. Davranış cezasız kalırsa hukukun ya da iş yerindeki saygının kuralları bütünüyle zayıflıyor. Ofisten kalem götürmek de bir kural ihlali ama pek kimsede tiksinti uyandırmıyor. Yip'e göre nedeni, bütün bir düzeni tehdit etmemesi. Duyguyu besleyen kurallar sonradan da edinilebiliyor: vegan olan biri zamanla et yemeye karşı ahlaki tiksinti geliştirebiliyor.
Yip tiksintiye körü körüne uyulmasını istemiyor. Evlilik öncesi ilişki bir zamanlar geniş kesimlerde tiksinti uyandırıyordu, bugün pek çok yerde kabul görüyor. Öte yandan bu duygu, akıl yürütme bozulduğunda da çalışmayı sürdürebiliyor. Ditte Marie Munch-Jurisic'in aktardığına göre Nazi rejiminde Holokost'ta görev alan bazı askerler ve siviller yaptıklarından tiksinmiş, bu duyguyu rejimin ideolojik gerekçeleriyle bastırmış. Miranda Fricker da "cinsel taciz" kavramı yerleşmeden önce birçok kadının erkeklerin uygunsuz yaklaşımlarından tiksindiğini ama nedenini adlandıramadığını gösterdi. Yip'in önerdiği yöntem, tiksinti duyunca durup bu duygunun hangi düzeni koruduğunu açıkça söylemek, sonra o düzeni korumak için iyi bir gerekçe olup olmadığına bakmak.
Hayatını Facebook'ta sezon sezon yazan tarihçi
Thomas Söderqvist Kopenhag Üniversitesi'nde tıp tarihi profesörüydü, Medical Museion'un da kurucu direktörüydü. Babasının kim olduğunu bilmeden, annesi, anneannesi ve dedesiyle büyüdü. 15 yaşındayken annesinin yazı masasında 1946 tarihli bir cep ajandası buldu ve doğumundan dokuz ay öncesine baktı. Mart ortasında "Akademik Dernek'te parti" notu vardı, ertesi gün de annesinin el yazısıyla tek cümle: "Tanrım, ne yaptım ben!" Söderqvist bu sahneyi yarım asır kimseye yazmadı. Yaklaşık on yıl önce Facebook'a koydu.4
Aeon'da 5 Ekim'de çıkan denemesi bu işin hikâyesi. Emekli olunca yaklaşık 50 yıllık evrakını bodruma taşıdı, üç yıl boyunca yıl yıl, sayfa sayfa okudu. Sonra hayatını televizyon dizisi gibi 16 sezona böldü. Her bölüm 300-500 kelimelik, tek başına okunabilen bir gönderi. Haftada üç dört bölüm yayımlıyor, toplamda 2.000'e yakın gönderi yazdı. 1.000'den fazla takipçisi var, düzenli yorum yapanlar 100 kişi kadar.
Okurlar onun hafızasını düzeltiyor. Söderqvist 1970'lerin ortasında birlikte yaşadığı Lone'dan ayrılmasını, kadının diyabetine bağladığı ruh hâli değişimleriyle anlatmıştı. Barbro adlı bir okur tek satırla itiraz etti: insanlar onun kişiliğini de tam böyle anlatırmış, oysa onda diyabet yokmuş. Söderqvist, hastalıkla kişiliği karıştırarak kendi ayrılışını hafiflettiğini kabul ediyor. Doktora yıllarında alanının en güçlü profesörünü bir toplantıda sorusuyla küçük düşürmesini cesaret anısı diye yazdığında da Mats adlı okur bunu saflık ve duyarsızlık saydı. Söderqvist hak verdi.
İngiliz filozof Galen Strawson 2004 tarihli "Anlatıya Karşı" makalesinde insanları ikiye ayırıyor. Bir kısmı kendini zaman içinde açılan tek bir benlik gibi yaşıyor. Bir kısmı hayatını birbirine bağlanmayan parçalar hâlinde yaşıyor ve Strawson'a göre bunlar da düşünceli, ahlaken ciddi insanlar olabilir. Baş örneği, Denemeler'de hiç kapanmayan bir arayışla parçadan parçaya geçen Montaigne. Söderqvist kendini ikinci gruba yakın buluyor. Okurları ise parçalar arasında sürekli bağ kuruyor, dönüm noktası arıyor. Bölümler yayımlandıkça geriye dönüp hikâyeyi parlatmak da zorlaşıyor, çünkü eski bölümler herkesin önünde duruyor. Söderqvist bu bölümleri bir gün kitap yapmayı dışlamıyor. Planındaki 16 sezonun sonuncusu, otobiyografi çalışmasının kendisini ve ikinci kez baba olduğu yılları anlatacak.
Dipnotlar ve Kaynaklar
- Mudd, S. (2026). "Why real intelligence is something more than optimisation", Aeon, 1 Ekim 2026. Hume, D. (1739). A Treatise of Human Nature. Kant, I. (1784). "Beantwortung der Frage: Was ist Aufklärung?". Aeon ↩
- Weinberg, J. (2026). "Overwhelming Cheating", Daily Nous, 30 Eylül 2026, yazı ve okur yorumları. Daily Nous ↩
- Yip, B. (2026). "When you feel moral disgust, what's the emotion telling you?", Psyche, 29 Eylül 2026. Kelly, D. (2011). Yuck! The Nature and Moral Significance of Disgust. MIT Press. Kass, L. (1997). "The Wisdom of Repugnance", The New Republic. Fricker, M. (2007). Epistemic Injustice. Oxford University Press. Psyche ↩
- Söderqvist, T. (2026). "What I have learned from posting episodes of my life on Facebook", Aeon, 5 Ekim 2026. Strawson, G. (2004). "Against Narrativity", Ratio 17(4). Aeon ↩
Kapak: solda David Hume (Allan Ramsay, 1766), sağda Immanuel Kant (Johann Gottlieb Becker, 1768). Kamu malı, Wikimedia Commons. Bu içerik bilgi amaçlıdır.


