Avustralya'nın kuzeydoğu ucunda konuşulan Guugu Yimithirr dilinde selamlaşma sorusu "nasılsın" değil, "nereye gidiyorsun"dur. Cevap da şöyle bir şey olur: "güney-güneybatıya, orta mesafeye." Çünkü bu dilde "sağ", "sol", "ön", "arka" gibi kelimeler yok denecek kadar az kullanılır; her şey dört ana yönle anlatılır. Masadaki tuzluğu isterken "batındaki tuzluğu uzatır mısın" dersin. Birine yer açarken "biraz doğuya kay" dersin. Anlatılan eski bir hikâyede tekne kazasında denize düşen iki kişiden bahsedilirken, birinin batıdan, diğerinin doğudan atladığı bile unutulmaz.1
Bunun çalışması için tek bir şart var: her an, istisnasız her an, kuzeyin nerede olduğunu bilmek zorundasın. Ve işte işin inanılmaz kısmı: bu dili konuşanlar gerçekten biliyor. Kapalı mekânda, sisli havada, hiç görmedikleri bir şehirde, mağara içinde test edilmişler; yön duyuları neredeyse şaşmıyor. Doğuştan gelen bir yetenek değil bu. Dilleri onlara çocukluktan itibaren tek bir alışkanlığı dayatmış: yönü sürekli takip et, yoksa cümle kuramazsın. Kırk yıl boyunca her cümlede pusula kullanan bir zihin, sonunda pusulanın kendisi oluyor.
Yüz yıllık iddia: dil bir hapishane mi?
Dilin düşünceyi şekillendirdiği fikri, yirminci yüzyılın başında dilbilimci Edward Sapir ve öğrencisi Benjamin Lee Whorf'la üne kavuştu; o yüzden adı Sapir-Whorf hipotezi.2 Whorf iddialıydı: ona göre dilin sunmadığı kavramı düşünmek ya çok zor ya da imkânsızdı. Bu güçlü versiyon bir dönem çok tutuldu; edebiyata bile sızdı. George Orwell'in 1984'ündeki "Yenikonuş" fikri tam olarak budur: kelimeleri yok et ki düşünce de yok olsun.
Sonra bilim bu güçlü iddiayı didikledi ve iddia dağıldı. Whorf'un gösterdiği bazı örnekler yanlış çıktı; insanların, dillerinde kelimesi olmayan kavramları da pekâlâ düşünebildiği gösterildi. Renk isimleri az olan dillerin konuşanları renkleri ayırt edebiliyor, kelime dağarcığında "adalet" olmayan biri adaletsizliği hissedebiliyordu. Doksanlara gelindiğinde dil bilimin ana akımı, dilin düşünceyi belirlediği fikrini büyük ölçüde rafa kaldırmıştı. Dil bir hapishane değildi. Konu kapandı sanılıyordu.
Kapanmadı. İki binlerde bir grup araştırmacı soruyu daha zekice sormayı denedi. "Dil düşünceyi hapseder mi" yerine şunu sordular: dil, dikkatimizi ve alışkanlıklarımızı eğitir mi? Ve bu sorunun cevabı, art arda gelen zarif deneylerle "evet" çıktı.
Deney bir: zamanı güneşe göre dizmek
Psikolog Lera Boroditsky ve dilbilimci Alice Gaby, Avustralya'da Kuuk Thaayorre dilini konuşan Pormpuraaw topluluğunu ziyaret etti. Bu dil de Guugu Yimithirr gibi her şeyi ana yönlerle anlatıyor. Araştırmacılar katılımcılara basit bir iş verdi: işte sana bir deste fotoğraf; bir adamın yaşlanışı, bir muzun yenişi. Bunları zaman sırasına diz.
Bir İngilizce konuşan bu kartları her zaman soldan sağa dizer; yazı yönümüz zaman algımıza sinmiştir. Peki Kuuk Thaayorre konuşanlar ne yaptı? Kartları doğudan batıya dizdiler. Masanın başında güneye bakarak oturuyorlarsa soldan sağa, kuzeye bakıyorlarsa sağdan sola, doğuya bakıyorlarsa kendilerine doğru. Kimse onlara yön söylemedi; oturdukları yönü kendileri fark edip zamanı güneşin yoluna göre serdiler.3 Zaman gibi soyut bir kavram bile, dilin kazandırdığı mekân alışkanlığının üzerine kurulmuştu.
Deney iki: Rusçanın iki mavisi
Rusçada bizim "mavi" dediğimiz şeyin tek kelimesi yok; iki ayrı kelimesi var. Açık maviye "goluboy", koyu maviye "siniy" deniyor ve bu bir üslup meselesi değil: Rusça konuşan biri maviden bahsederken bu ikisinden birini seçmek zorunda. Peki bu zorunluluk algıyı etkiliyor mu?
2007'de yayımlanan bir deneyde Rusça ve İngilizce konuşanlara ekranda mavi kareler gösterildi: hangisi hangisiyle aynı ton? Sonuç: Rusça konuşanlar, iki rengin goluboy-siniy sınırının iki yanına düştüğü durumlarda anlamlı biçimde daha hızlıydı. İngilizce konuşanlarda böyle bir avantaj yoktu; onlar için hepsi "blue" idi. Ve işin en zarif kanıtı: Rusça konuşanlara aynı anda sözel bir görev verildiğinde, mesela içlerinden sayı saydırıldığında, avantaj kayboldu.4 Yani dil, algının içinde o an, canlı canlı çalışıyordu. Kelime meşgulse gözün ekstra keskinliği de gidiyordu.
Deney üç: sayı kelimesi olmayan halk
Amazon'da yaşayan Pirahã halkının dilinde kesin sayı kelimesi yok. İki yok, beş yok, hatta "bir" bile yok; sadece "az" ve "daha çok" gibi yaklaşık ifadeler var. Peki bu insanlar sayamıyor mu? 2008 tarihli bir çalışma tam bunu test etti. Sonuç incelikliydi: Pirahã konuşanlar, önlerine konan nesnelerle birebir eşleştirme yapmakta gayet başarılıydı; on nesne gördülerse on nesne koyabiliyorlardı. Ama iş hafızaya binince, mesela nesneler bir örtünün altına saklanınca, kesin miktarı tutturamıyorlardı.5
Araştırmacıların vardığı sonuç, bu tartışmanın belki de en güzel cümlesi: sayı kelimeleri bir "bilişsel teknoloji"dir. Yani sayılar düşüncenin ön şartı değil; ama miktarı zihinde taşımaya, saklamaya ve nakletmeye yarayan bir alet. Tıpkı el arabasının kas gerektirmemesi ama yük taşımayı değiştirmesi gibi. Dil sana düşünemeyeceğin bir şeyi düşündürtmüyor; sana alet veriyor ve aletle aletsiz zihin, pratikte çok farklı işler çıkarıyor.
Peki ya Türkçe? Gizli süper gücümüz
Bu noktada insanın aklına ister istemez kendi dili geliyor. Türkçenin de dünya dilbilimcilerinin bayıldığı bir özelliği var ve çoğumuz farkında bile değiliz: kanıtsallık. Türkçede geçmişten bahsederken iki yol arasında seçim yapmak zorundasın. "Dün yağmur yağdı" dersen kendin gördün demektir. "Dün yağmur yağmış" dersen ya birinden duydun ya da sabah ıslak sokaktan çıkardın. İngilizcede böyle bir zorunluluk yok; "it rained" der geçersin, kimse sana kaynağını sormaz.
Yani Türkçe, her geçmiş zaman cümlesinde konuşana küçük bir soru sorar: bunu nereden biliyorsun? Gördün mü, duydun mu? Dil edinimi araştırmaları, Türkçe konuşan çocukların bilginin kaynağını işaretlemeyi çok erken yaşta öğrendiğini gösteriyor.6 "Miş'li geçmiş" dediğimiz o mütevazı ek, aslında dilimize gömülü bir kaynak gösterme disiplini. Dedikodunun bile grameri var bizde: "ayrılmışlar" dersin, cümlenin kendisi "ben görmedim, öyle diyorlar" diye fısıldar.
Hapishane değil, antrenman salonu
Bütün bu deneyleri yan yana koyunca yüz yıllık sorunun bugünkü cevabı netleşiyor. Dil düşüncenin hapishanesi değil; kelimesi olmayan şeyi düşünebilirsin, dilinde olmayan rengi görebilirsin. Whorf'un güçlü iddiası yanlıştı ve yanlış kalmaya devam ediyor.
Ama dil, düşüncenin antrenman salonu. Her dil, konuşanını bazı şeylere her cümlede dikkat etmeye zorlar: Guugu Yimithirr yöne, Rusça mavinin tonuna, Türkçe bilginin kaynağına. Günde binlerce cümle, yılda milyonlarca tekrar. Hangi kasın çalıştığı dile göre değişir ve yıllar içinde ortaya, aynı dünyaya farklı yerlerinden tutunan zihinler çıkar. Dil sana neyi düşüneceğini söylemez; neye dikkat edeceğini fısıldar. Ve dikkat, bir önceki yazımızda anlattığımız algı perdesinin ta kendisidir: neye bakmayı alışkanlık edindiysen, dünyandan o geçer.
Bunun pratik bir sonucu da var. Yeni bir dil öğrenmek, kelime ezberlemekten ibaret değil; yeni bir dikkat alışkanlığı edinmek. İkinci bir dilde "şu kelimenin bizde tam karşılığı yok" dediğin her an, aslında zihninin yeni bir kası keşfettiği an. Bu yüzden çok dilli insanlar sık sık aynı şeyi söyler: dil değiştirince sanki kanal değişiyor. Değişen dünya değil; dünyaya tutunulan yer.
Özetleyelim. Dilin düşünceyi tamamen belirlediği iddiası çürüdü; ama dikkatimizi, hafızamızı ve alışkanlıklarımızı eğittiği, artık deneylerle gösterilmiş durumda. Yönü olmayan dil pusula gibi insanlar yetiştiriyor, iki mavili dil gözü hızlandırıyor, sayısız dil miktarı elle tutulur kılıyor, bizim miş'imiz ise her cümleye görünmez bir kaynakça ekliyor.
Dil düşüncenin sınırı değil; düşüncenin her gün çalıştığı spor salonu. bu yazının aklında kalmasını istediğim tek cümle
Bir dahaki sefere "yağmur yağmış" derken bir saniye dur. O küçük "mış"ın içinde, dilinin sana yıllardır sessizce yaptırdığı bir antrenman saklı: gördüğünü duyduğundan ayırmak. Fena bir kas değil; hele bu devirde.
Dipnotlar ve Kaynaklar
- Levinson, S.C. (1997). "Language and Cognition: The Cognitive Consequences of Spatial Description in Guugu Yimithirr", Journal of Linguistic Anthropology 7(1): 98-131; Haviland, J.B. (1998). "Guugu Yimithirr Cardinal Directions", Ethos 26(1): 25-47. ↩
- Whorf, B.L. (1956). Language, Thought, and Reality. MIT Press. Güçlü versiyonun eleştirisi için: Pinker, S. (1994). The Language Instinct. William Morrow. ↩
- Boroditsky, L. & Gaby, A. (2010). "Remembrances of Times East: Absolute Spatial Representations of Time in an Australian Aboriginal Community", Psychological Science 21(11): 1635-1639; Gaby, A. (2012). "The Thaayorre Think of Time Like They Talk of Space", Frontiers in Psychology 3: 300. ↩
- Winawer, J. ve ark. (2007). "Russian Blues Reveal Effects of Language on Color Discrimination", PNAS 104(19): 7780-7785. ↩
- Frank, M.C., Everett, D.L., Fedorenko, E. & Gibson, E. (2008). "Number as a Cognitive Technology: Evidence from Pirahã Language and Cognition", Cognition 108(3): 819-824. ↩
- Aksu-Koç, A. (1988). The Acquisition of Aspect and Modality: The Case of Past Reference in Turkish. Cambridge University Press. ↩


