Bir odada olduğunu düşün. Tek penceresi var ve o pencere ağır bir perdeyle kapalı. Perdenin ortasında incecik bir aralık; dışarıdan görebildiğin tek şey, o aralıktan sızan bir şerit. Belki bir ağaç dalı, belki karşı binanın balkonu, belki bir bulut parçası. Şimdi asıl soruyu sorayım: ya hayatın boyunca "dünya" dediğin şey, sadece o şeritse?

Bu soru üç yüz yıldan uzun süredir felsefenin masasında duruyor ve modern bilim, sorunun sahibine hiç beklenmedik cephelerden hak verdi. Bu yazıda önce fikrin kendisine bakacağız, sonra bilimin bulduğu kanıtlara. En sonunda da işin en güzel kısmına geleceğiz: perdeyi aralamanın yolları. Çünkü bu hikâyenin bütün derdi, o aralığı büyütmek.

Boş levhayla gelen adam

On yedinci yüzyıl İngiltere'sinde John Locke adında bir filozof, 1689'da yayımladığı kitabıyla düşünce tarihine bir bomba bıraktı.1 O dönemin yaygın görüşü, insanın bazı fikirlerle doğduğuydu. Locke tam tersini söyledi: zihin doğduğunda boş bir levhadır. Üzerine ne yazılacaksa deneyim yazar; gördüklerin, duydukların, yaşadıkların, bir de bunlar üzerine düşünmelerin. Bugün "karakterini yaşadıkların şekillendirir" dediğimizde farkında olmadan Locke konuşuyoruz.

Ama Locke'un asıl sarsıcı fikri başkaydı. Ona göre dünyayı hiçbir zaman doğrudan algılamayız. Gözlerin ağacın kendisini zihnine taşımaz; duyuların sana ağacın bir temsilini, zihninde kurulmuş bir kopyasını sunar. Yani hepimiz, hayatımız boyunca, dış dünyanın kendisini değil zihnimizin ondan ürettiği görüntüyü izleriz. Sonraki yüzyıllarda filozoflar bu duruma bir isim taktı: algı perdesi.2 Dünya ile aramızda, kendi zihnimizden dokunmuş, asla tam kalkmayan bir perde. Aslında fikrin kökü daha da eskiye gider; Platon insanları bir mağarada zincirlenmiş, duvara vuran gölgeleri gerçek sanan mahkumlara benzetmişti.3 Locke, mağarayı odaya, gölgeleri perdeye çevirdi diyebiliriz.

Burada yaygın bir yanlışı da düzeltelim. Bu teori anlatılırken bazen "perdeler doğuştan gelir" denir. Oysa Locke'un bütün davası bunun tam tersiydi: doğuştan gelen bir şey yok, levha boş. Perdeyi sonradan dokuyan şey; ailen, mahallen, dilin, okulun, başına gelenler ve gelmeyenler. Bu fark önemli, çünkü umudun kaynağı tam burası. Doğuştan gelen bir perde kaderdir; sonradan dokunan bir perde ise sökülüp yeniden örülebilir.

Bilim perdeyi buldu: hem de her yerde

Locke bunları yazarken elinde sadece akıl yürütme vardı. Sonraki üç yüzyılda bilim, perdenin kanıtlarını tek tek buldu.

Önce en kabası: duyuların menzili. Gözlerin, evrendeki ışık yelpazesinin incecik bir dilimini görür; gökkuşağı dediğin o şerit, aslında kocaman bir klavyenin tek bir tuşudur. Radyo dalgaları, kızılötesi, morötesi, X ışınları; hepsi şu anda odanın içinden geçiyor ve sen hiçbirini göremiyorsun. Köpeğin duyduğu frekansları duyamıyor, arının gördüğü morötesi desenleri göremiyorsun. Perde metafor değil yani; biyolojik bir gerçek.

Aynı bahçenin üç farklı algıyla görünümü: arının morötesi dünyası, köpeğin koku izleri ve insanın gördüğü hâli
Aynı bahçe, üç ayrı evren: arının, köpeğin ve senin dünyan

Biyolog Jakob von Uexküll bunun için güzel bir kavram üretmişti: her canlı kendi algı balonunun, kendi küçük dünyasının içinde yaşar.4 En sevdiğim örneği kene: koca evrenin içinde kenenin dünyası üç sinyalden ibarettir. Ter kokusu, sıcaklık, deri dokusu. Hepsi bu. Kene için senfoniler, gün batımları, seçim sonuçları yoktur; var olmadıklarından değil, perdesinin aralığına sığmadıklarından. Şimdi rahatsız edici soruyu soralım: bizim aralığımıza sığmayan neler var?

Sonra işin daha da tuhaf katmanı geldi: perde sadece duyularda değil, dikkatte de. 1999'da iki psikolog, artık klasikleşmiş bir deney yaptı. Deneklere bir video izlettiler: iki takım birbirine basket topu paslıyor, senin görevin beyaz takımın paslarını saymak. Videonun ortasında goril kostümlü biri sahneye giriyor, oyuncuların arasında yürüyor, kameraya dönüp göğsünü yumrukluyor ve çıkıyor. Dokuz saniye boyunca ekranda. Sonuç? İzleyenlerin yaklaşık yarısı gorili hiç görmedi.5 Gözlerinin önünden geçti ve görmediler, çünkü dikkatleri pasları sayıyordu. Buna dikkat körlüğü deniyor ve hepimizde var. Gözün açık olması, perdenin açık olduğu anlamına gelmiyor.

Basket topu paslaşan oyuncuların ortasında yürüyen goril kostümlü kişi, kimse onu fark etmiyor
Görünmez goril deneyi: izleyenlerin yarısı, ekranın ortasındaki gorili hiç görmedi

Ve son katman, belki en derini. Modern sinirbilim, beynin dışarıdan gelen veriyi pasifçe alan bir ekran olmadığını söylüyor. Beyin bir tahmin makinesi: her an dünyanın nasıl olması gerektiğine dair bir beklenti üretiyor, duyulardan gelen veriyi bu beklentiyle karşılaştırıyor ve sana ikisinin karışımını gösteriyor.6 Yani gördüğün şey ham gerçeklik değil; beyninin "muhtemelen böyledir" dediği hâli. Sinirbilimci Anil Seth bunu kışkırtıcı bir cümleyle özetliyor: algı, gerçeklik tarafından denetlenen bir tür halüsinasyondur. Locke bugün yaşasaydı herhalde tek cümle ederdi: ben demiştim.

Perdeyi artık senin yerine dokuyanlar var

Buraya kadar her şey doğanın işiydi. Ama bizim çağımızın kendine özgü bir sorunu var: perdeyi artık sadece biyoloji ve çevre dokumuyor. Zihnin zaten kendi görüşünü doğrulayan bilgiyi sever; buna doğrulama eğilimi deniyor ve yüz yıllık araştırma, hepimizin kendi fikrimize kanıt toplayıp karşı kanıtları eleme konusunda usta olduğumuzu gösteriyor.7 Sosyal medya algoritmaları bu eğilimi keşfetti ve ondan bir iş modeli yaptı: neye bakıyorsan ondan daha fazlasını gösterir. Sonuç, kişiye özel dikilmiş bir perde.8 Üstelik bu perdenin sinsi bir özelliği var: aralığı sana geniş gösterir. Akışın dünyanın tamamı gibi hissettirir; oysa senin tıklamalarından dokunmuş bir odadır.

Perdeyi aralamanın yolları

Şimdi işin güzel kısmı. Perde tamamen kalkmaz; buna ne duyuların izin verir ne beynin. Ama aralık büyütülebilir ve bunun yolları şaşırtıcı derecede somut.

Okumayı geniş tanımla, ama derinliği bırakma. Öğrenmek sadece koltukta kitap devirmek değil; sormak, araştırmak, bir belgeselin peşine düşmek, bilmediğin bir konuyu bir saat kurcalamak da öğrenmek. Ama şunu da bil: uzun ve zorlayıcı bir metinle boğuşmanın yerini hiçbir özet tutmuyor. Kısa içerik perdeye toplu iğne deliği açar; kitap, pencereyi değiştirir.

Rastgelelik ekle. Perdenin en sevdiği şey rutindir: aynı kaynaklar, aynı konular, aynı sesler. Ayda bir, hiç ilgini çekmeyen bir alandan bir şey oku ya da izle. Kütüphanede hiç girmediğin rafa git. İlgisiz bir belgesele şans ver. Ufuk dediğimiz şey çoğu zaman planla değil, kazayla genişler.

Karşı görüşü en güçlü hâlinden dinle. Bir konuda fikrin mi var? O fikrin en zeki muhalifini bul ve onu anlamaya çalışarak dinle. Amaç fikrini değiştirmek değil; perdenin öbür tarafında da bir oda olduğunu görmek. Kendi görüşünün sadece en aptal eleştirisiyle karşılaşan insan, haklı olduğuna değil, perdesine ikna olur.

Günde bir kez şu soruyu sor: "Bunu neden böyle düşünüyorum?" Bir haberi okuyup öfkelendiğinde, birini görüp yargıladığında dur ve sor: bu tepki nereden geliyor? Kanıttan mı, alışkanlıktan mı? Bu tek soru, perdenin varlığını hatırlamanın en ucuz yolu ve perdeyi görmek, aralamanın yarısıdır.

Farklı hayatlara temas et. Atalarımız bunu tek cümlede özetlemiş: çok yaşayan değil, çok gezen bilir. Gezmek illa uçak bileti demek değil; başka kuşaktan biriyle uzun bir sohbet, hiç inmediğin durakta inmek, memleketi bambaşka olan bir meslektaşla yemek. Her insan kendi perdesinin arkasından bir manzara taşır; sohbet, iki aralığı birleştirir.

Yeni bir beceri öğren. Dil, enstrüman, yüzme, ekmek yapmak; fark etmez. Yeni beceri sadece bilgi eklemez, dünyada yeni bir katman görünür kılar. Müzik öğrenen biri şarkıları eskisi gibi duyamaz; fotoğrafla uğraşan biri ışığa eskisi gibi bakamaz. Beceri, perdeye pencere açmanın en kalıcı yoludur.

Ve akışını bilinçli besle. Madem perdeni artık algoritmalar da dokuyor, tezgâha müdahale et. Sana katılmayan ama saygı duyduğun insanları takip et, farklı ülkelerden kaynaklar ekle, arada arama geçmişinin dışına çık. Telefonunu bırakıp sıkılmayı da küçümseme; dikkatin dinlendiği o boş anlar, perdenin kendini onarmayı bıraktığı anlardır.

Dev bir pencerenin perdelerini iki koluyla ardına kadar açan bir insan ve önünde uzanan kitaplardan şehre uzanan aydınlık manzara
Perde tamamen kalkmaz; ama her kitap, her sohbet, her soru aralığı bir parmak büyütür

Özetlersek: dünyayı hiçbirimiz doğrudan görmüyoruz. Duyuların bir dilim seçiyor, dikkatin o dilimi buduyor, beynin kalanı tahminle tamamlıyor ve algoritmalar bütün bunların üzerine kişiye özel bir kumaş seriyor. Locke'un perdesi her katmanda karşımıza çıktı. Ama aynı Locke'un boş levhası da geçerli: bu perdeyi deneyimlerin dokuduysa, yeni deneyimler yeniden dokuyabilir.

Perdenin varlığından utanma; herkesinki kapalı. Fark, aralığı büyütmeye çalışanlarda. bu yazının aklında kalmasını istediğim tek cümle

Odandaki perdeye dön şimdi. O aralıktan bugüne kadar gördüklerinle bir hayat kurdun; fena da kurmadın. Ama perdenin kumaşında elini gezdirirsen bir şey fark edeceksin: kilitli değil. Hiç olmadı. Sadece açmak emek istiyor ve o emeğin adına öğrenmek diyoruz.

Dipnotlar ve Kaynaklar

  1. Locke, J. (1689). An Essay Concerning Human Understanding (İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme). Boş levha ve deneyimcilik bu kitapta savunulur.
  2. "Algı perdesi" (veil of perception) tabiri, Locke'un temsilci algı kuramına Bennett, J. (1971), Locke, Berkeley, Hume: Central Themes, Oxford University Press'te yöneltilen eleştiriyle yaygınlaştı.
  3. Platon, Devlet, VII. Kitap: mağara alegorisi.
  4. von Uexküll, J. (1934). A Foray into the Worlds of Animals and Humans. "Umwelt" kavramı ve kene örneği.
  5. Simons, D.J. & Chabris, C.F. (1999). "Gorillas in Our Midst: Sustained Inattentional Blindness for Dynamic Events", Perception 28(9): 1059-1074.
  6. Friston, K. (2010). "The Free-Energy Principle: A Unified Brain Theory?", Nature Reviews Neuroscience 11; Seth, A. (2021). Being You: A New Science of Consciousness, Faber.
  7. Nickerson, R.S. (1998). "Confirmation Bias: A Ubiquitous Phenomenon in Many Guises", Review of General Psychology 2(2): 175-220.
  8. Pariser, E. (2011). The Filter Bubble: What the Internet Is Hiding from You, Penguin.
Bu yazıyı paylaş
k1

kafa1milyon

Bu sitenin yazarı ve editörü. Teknolojiden müziğe, kültürden gündelik hayata aklına takılan her şeyi yazıyor; bazen de sesli anlatıyor. "Bir kafa, bir milyon fikir."