1888 baharında Vincent van Gogh, Paris'in gri göğünden bunalıp güneye, Arles'a taşındı. Orada kiraladığı evin dış cephesini sarıya boyattı ve ona "Sarı Ev" adını verdi. Aynı yıl, arkadaşı Gauguin'in kalacağı odayı süslemek için üst üste ayçiçeği tabloları yaptı. Sonraki iki yılda buğday tarlaları, saman yığınları, sokak lambaları, yıldızlar, hatta gökyüzünün kendisi bile onun tuvalinde sapsarı parladı. 1890 yazında, henüz otuz yedi yaşındayken hayatına son verdiğinde, geride tarihin en sarı resim koleksiyonlarından birini bırakmıştı.
Ve o günden beri bir soru dolaşıp duruyor: bu kadar sarı normal mi? Bu soruya yüz yılı aşkın süredir verilen en popüler cevaplardan biri şu: Van Gogh sarıyı seçmedi, sarıya mahkumdu. Hastaydı ya da zehirlenmişti ve dünyayı gerçekten sarı görüyordu. Bu iddia o kadar yaygın ki tıp dergilerinde bile kendine ciddi bir yer buldu. Bu yazıda o iddiayı bir dedektif titizliğiyle ele alacağız: ortada bir "sarı görme" hastalığı gerçekten var, şüpheliler de gerçek. Ama hikâyenin sonu, muhtemelen beklediğin gibi değil.
Ksantopsi: dünyayı sarı gören gözler
Önce işin tıbbi kısmını tanıyalım. Ksantopsi, görme sisteminin renk algısının bozulup her şeyin sarımsı bir filtreden geçmiş gibi görünmesi durumu. Gerçek bir tablo bu; tıp literatüründe yüz yıldan uzun süredir tarif ediliyor. Sarılık gibi bazı hastalıklarda görülebiliyor ama asıl klasik nedeni zehirlenme: bazı ilaç ve kimyasallar yüksek dozda alındığında renk algısını sarıya kaydırabiliyor.1
İddia da tam buradan doğuyor. Madem böyle bir durum var ve madem Van Gogh'un hayatında şüpheli maddeler var, o zaman tablolardaki sarı bir tercih değil bir belirti olabilir. Kulağa mantıklı geliyor. Şimdi şüphelileri tek tek sorgulayalım.
Birinci şüpheli: yeşil peri
On dokuzuncu yüzyıl sonunun Paris'inde sanatçıların gözde içkisi absentti; zümrüt yeşili rengi yüzünden ona "yeşil peri" deniyordu. Van Gogh'un da absentle arası fazlasıyla iyiydi. Absentin içindeki pelin otundan gelen thujone adlı madde, çok yüksek dozlarda nöbetlere ve renk algısı bozulmalarına yol açabiliyor. İşte sana hazır bir teori: Van Gogh absentten zehirlendi, dünyayı sarı gördü, tablolar da ona göre çıktı.
Teori uzun süre taraftar topladı, ta ki biri oturup hesap yapana kadar. Biyokimyacı Wilfred Arnold, 1988'de meselenin matematiğini çıkardı: bir absent içicisinin kanında renk algısını bozacak kadar thujone birikebilmesi için içmesi gereken miktar o kadar büyük ki, kişi o noktaya gelemeden aldığı alkolden komaya girip ölür.2 Yani absent Van Gogh'a çok şey yapmış olabilir; sağlığını bozmuş, nöbetlerini tetiklemiş olabilir. Ama dünyasını sarıya boyamış olamaz. Birinci şüpheli serbest.
İkinci şüpheli: doktorun elindeki çiçek
İkinci teori daha zarif ve çok daha ünlü. 1981'de JAMA adlı tıp dergisinde yayımlanan bir makale şunu öne sürdü: Van Gogh'a nöbetleri için yüksükotu, yani digitalis verilmiş olabilir.3 Digitalis o dönemde sara tedavisinde kullanılıyordu ve aşırı dozunun en bilinen yan etkilerinden biri tam da ksantopsi: hastalar dünyayı sarı görmeye, ışıkların etrafında sarı haleler görmeye başlıyor. Sarı tablolar ve Yıldızlı Gece'deki o meşhur ışık haleleri için tek hamlede iki açıklama.
Teorinin en güçlü kanıtı ise bir tablonun içinde saklı. Van Gogh, hayatının son aylarında kendisiyle ilgilenen Doktor Gachet'nin portresini iki kez yaptı ve ikisinde de doktorun önüne aynı bitkiyi yerleştirdi: yüksükotu. Yani digitalisin ham maddesi. Sanki ressam bize ipucu bırakmış gibi. Bu portrelerden biri 1990'da açık artırmada 82,5 milyon dolara satılarak o günün rekorunu kırdı; alıcısı Japon bir iş insanıydı ve tablonun bugün nerede olduğu tam olarak bilinmiyor. Kanıtın kendisi bile ortadan kaybolmuş bir dedektif hikâyesi yani.
Peki bu teori sorguda ayakta kalıyor mu? Kalmıyor. Birincisi, Van Gogh'un digitalis kullandığına dair tek bir kayıt yok; ne kendi mektuplarında ne doktor notlarında.4 İkincisi, Doktor Gachet bu ilacın tehlikesini gayet iyi bilen biriydi; kendi yazdığı bir tıp metninde digitalisin kalbi durdurabileceğini anlatıp kullanımına açıkça karşı çıkmıştı. Hastasını bilerek zehirleyecek son insan, ilacın zehirli olduğunu kitaba yazan doktordur herhalde.
Üçüncü itiraz ise en basiti: takvim tutmuyor. Van Gogh, Gachet'yle hayatının son iki ayında, 1890 baharında tanıştı. Oysa Ayçiçekleri 1888'de yapılmıştı. Sarı Ev de öyle. Sarıya olan tutku, sözde tedaviden yıllar önce başlamıştı bile. Üstelik mektupları, renkleri kılı kırk yararak tarif eden bir adamı gösteriyor: hangi sarının hangi morla yan yana duracağını, limon sarısıyla kükürt sarısı arasındaki farkı sayfalarca yazan biri, renk algısı bozulmuş birine hiç benzemiyor. İkinci şüpheli de serbest.
Ölülere teşhis koyma yarışı
Bu iki teori aslında daha büyük bir yarışmanın parçası. Van Gogh öldüğünden beri hekimler ona uzaktan teşhis koymaya çalışıyor ve liste kabarık: sara, bipolar bozukluk, şizofreni, akut porfiri denen kalıtsal bir metabolizma hastalığı, güneş çarpması, kurşun zehirlenmesi. Hatta 1990'da yine JAMA'da çıkan bir makale, asıl sorunun iç kulakta basınç artışıyla seyreden Ménière hastalığı olduğunu, ressamın kulağını da bu yüzden kestiğini öne sürdü.5 Bugüne kadar öne sürülen teşhislerin sayısı yüzü geçiyor.
2016'da Van Gogh Müzesi bu işe bir nokta koymak istedi ve dünyanın dört bir yanından uzmanları Amsterdam'da topladı. Masada mektuplar, doktor kayıtları, dönem tanıklıkları; kısacası eldeki her şey vardı. Sonuç? Uzlaşma yok. Uzmanların vardığı en net sonuç, kesin bir teşhisin mümkün olmadığıydı.6 Bu aslında hepimize iyi bir ders: yüz otuz yıl önce ölmüş birine, onu hiç muayene etmeden teşhis koymak bilim değil, bilim süsü verilmiş hikâye anlatıcılığı. Van Gogh'un ciddi ruhsal krizler yaşadığı kesin; bunların adının ne olduğu ise muhtemelen hep tartışmalı kalacak.
En az heyecanlı ama en güçlü açıklama
Peki tablolar neden bu kadar sarı? Cevap için hastane koridorlarından çıkıp boya dükkânına girmek gerekiyor. On dokuzuncu yüzyıl, resim tarihinin en büyük malzeme devrimlerinden birine sahne oldu: kimya sanayii, ressamlara daha önce hiç görmedikleri parlaklıkta yapay pigmentler sunmaya başladı. Bunların yıldızı da krom sarısıydı: ucuz, yoğun, gözü yakan bir sarı. Van Gogh bu yeni renklerin tam anlamıyla büyüsüne kapılmış bir kuşağın parçasıydı.
Bir de işin ruhu var. Van Gogh'un mektuplarında sarı; güneşin, güneyin, umudun ve dostluğun rengi olarak geçiyor. Arles'daki resimlerinden birini anlatırken kullandığı ifade meşhurdur: "yüksek sarı nota".7 Bir müzisyenin tiz bir notaya uzanması gibi, o da sarının en parlak tonuna bilinçli olarak uzanıyordu. Ayçiçeklerini Gauguin'in odası için yapması da tesadüf değil; o tablolar bir hastalık belirtisi değil, hoş geldin hediyesiydi. Gauguin yıllar sonra onu şöyle anacaktı: sarıyı çok severdi bizim Vincent; sisten nefret eden, sıcağa muhtaç ruhunu güneşin parıltıları ısıtırdı.4
Yani eldeki en güçlü açıklama, aynı zamanda en az heyecanlı olanı: Van Gogh dünyayı sarı görmüyordu. Dünyayı sarı göstermek istiyordu. Aradaki fark, bir ressamı hastaya indirgemekle sanatçı olarak ciddiye almak arasındaki fark kadar büyük.
Hikâyenin son ironisi: sarı sönüyor
Ve finalde, kimsenin beklemediği bir dönüş var. Van Gogh'un dünyayı fazla sarı gördüğü iddia edile dursun, asıl mesele tam tersine döndü: tablolarındaki sarı, gözlerimizin önünde yavaş yavaş kayboluyor.
2011'de bir grup kimyacı, senkrotron denen dev X-ışını tesislerinde Van Gogh tablolarından alınan mikroskobik boya örneklerini inceledi. Bulguları şuydu: krom sarısının içindeki krom atomları, ışığın ve özellikle morötesinin etkisiyle kimyasal olarak değişiyor ve parlak sarı pigment, boyanın yüzeyinde kahverengimsi, yeşilimsi bir tabakaya dönüşüyor.8 Aynı ekip 2015'te Amsterdam'daki Ayçiçekleri'ni yerinde inceledi ve tablonun bazı bölgelerinde bu kararmanın çoktan başladığını gösterdi. Müzelerin bu tabloları giderek daha loş ışıkta sergilemesinin sebebi de bu: sarıyı güneşten korumaya çalışıyorlar.
İroninin dozunu bir düşün. Güneşi tuvale taşımak için yapay güneş ışığı kadar parlak bir pigment seçen adamın sarıları, şimdi tam da o güneş ışığı yüzünden sönüyor. Ve bir zamanlar "kesin hastaydı, o yüzden bu kadar sarı" denen tablolar için bugün milyonlar harcanarak tek bir şey yapılmaya çalışılıyor: o sarıyı olduğu gibi tutabilmek.
Özetlersek: ksantopsi gerçek bir tıbbi durum ama Van Gogh'da olduğuna dair kanıt yok. Absent teorisi matematiğe, digitalis teorisi takvime ve kayıtlara takılıyor. Yüzü aşkın teşhis denemesine rağmen uzmanların ortak kararı "bilmiyoruz". Elimizde kalan tek sağlam gerçek şu: bir adam, hayatının en karanlık yıllarında bile tuvaline bakıp en parlak rengi seçmeyi sürdürdü.
Sarı onun gözlerinin hatası değil, iradesinin rengiydi. bu yazının aklında kalmasını istediğim tek cümle
Belki de mesele hastalık arayışının kendisinde. Olağanüstü bir şey gördüğümüzde ona bir açıklama, mümkünse tıbbi bir açıklama bulmak içimizi rahatlatıyor; deha, teşhis konunca evcilleşiyor çünkü. Ama bazen en doğru açıklama en yalın olanı: adam sarıyı seviyordu. Hem de dünyayı terk etmeyi düşünürken bile ona sarıyla veda edecek kadar.
Dipnotlar ve Kaynaklar
- Ksantopsi; digitalis, santonin ve bazı başka maddelerin yüksek dozlarında bildirilmiş bir renk algısı bozukluğudur. Klasik vaka bildirimi: Jackson & Zerfas, New England Journal of Medicine, 1925. ↩
- Arnold, W.N. (1988). "Vincent van Gogh and the Thujone Connection", JAMA 260(20): 3042-3044. ↩
- Lee, T.C. (1981). "Van Gogh's Vision: Digitalis Intoxication?", JAMA 245(7): 727-729. ↩
- Gruener, A. (2013). "Vincent van Gogh's Yellow Vision", British Journal of General Practice 63(612): 370-371. Gachet'nin digitalis karşıtı notu ve Gauguin'in sözleri bu makalede aktarılır. ↩
- Arenberg, I.K. ve ark. (1990). "Van Gogh Had Ménière's Disease and Not Epilepsy", JAMA 264(4): 491-493. ↩
- Van Gogh Müzesi (2016). "On the Verge of Insanity: Van Gogh and His Illness" sergisi kapsamında düzenlenen uluslararası uzman toplantısı, Amsterdam. ↩
- Van Gogh'un mektupları: vangoghletters.org. "Yüksek sarı nota" ifadesi 581 numaralı mektupta geçer; ayrıca Arnold, W.N. & Loftus, L.S. (1991), "Xanthopsia and van Gogh's Yellow Palette", Eye 5: 503-510. ↩
- Monico, L. ve ark. (2011). "Degradation Process of Lead Chromate in Paintings by Vincent van Gogh", Analytical Chemistry 83(4): 1214-1231; Monico, L. ve ark. (2015). "Evidence for Degradation of the Chrome Yellows in Van Gogh's Sunflowers", Angewandte Chemie International Edition 54. ↩


